Karavan parkı ve iletişim

 

Doktora sorsanız dünyanın en önemli işi doktorluktur. Hukukçu hukukun, siyasetçi siyasetin, fırıncı ekmeğin önemli olduğunu söyleyecektir. Ben de iletişimci olarak iletişimin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Manavpınarı mahallesinde bir karavan parkı yapılması gündeme geldi. “Oraya daha iyi şeyler yapılabilirdi” şeklinde yorum yapanlara dahil olmayacağım. Ben “Bir yer ziyan edileceğine boş dursun” diyenlerdenim.

Boş duran yer kardadır. En azından zarardan kardadır.

Karavan turizmi yapılması için Manavpınarı’ndaki meranın bir kısmı bu vasıftan çıkarılacak ve sonra da turizme kazandırılacak.

Karasu’da karavan turizmi konusunda bilgisi olan ve araştırma yapan kaç kişi olmuştur? Karasu Belediyesi bu alanda kabaca da olsa bir araştırma yapmış mıdır yoksa karavan parkı “hiç yoktan iyidir” mantığı ile mi adım atılmaktadır?

Karavan turizmi sayesinde gelen tatilciler zengindir. Yüz binlerce liralık karavanlarla gelen insanların binlerce lira harcayacağını hayal ediyorsak aslında aldanıyoruz.

Karavanı olanlar genel olarak yola çıkmadan tedarikte bulunur. Yiyeceğini, içeceğini temin eder. Aradığı şey sessizlik, temiz su ve elektriktir.

Oradaki insanlara yöresel ürünler falan satmak mümkündür elbette. Ancak yıllardan bu yana Karasu’nun turizm gözdesi olan Yenimahalle’de neredeyse hiçbir yöresel ürün satılmamaktadır.

Manavpınarı’nda bu alan kurulur kurulmaz yöresel ürünlere ilgi olacağını beklemek çok uygun olmayacak gibi.

Bir başka konu da bu alanda iletişim kurulmamış olması. Belediye Meclis Üyeleri’ne bu konu bildirildikten birkaç saat sonra oylamada görüş belirtmeleri istemiyor. Konu komisyona da gönderilmiyor. “Yes mi no mu” denmiş oluyor.

Belediye Meclis Üyesi de “Vardır bir bildikleri” diyip onay veriyor.

O mahalledeki muhtarın durumu daha vahim. Muhtar durumdan karar alındıktan sonra haberdar oluyor. Belki önceden haber verilse adam sizden daha çok savunacak. Ama kendisine bilgi verilmediği için, bir savunma geliştirmek durumunda kalıyor.

Daha önce defalarca söyledim yine söylüyorum: Karasu Belediyesi’ndeki en büyük sorun iletişim. Eğer bir karar alınmadan istişarede bulunulsa yaşanan sorunların yarısı kendiliğinden ortadan kalkacak ama…

 

Personele ne deniyor

Eskilerin bir lafı vardır, “Mut mut diyeceğine armut de” derler. Yani bir şeyi söyleyeceğinizi ağzınızda gevelemeye gerek yok. Neticede söyleyecekseniz açıkça söylemenizde bir sakınca yoktur.

Göreve geldiği üç yıla yaklaşan İshak Sarı başkanlığındaki Karasu Belediye yönetimi bir türlü personeli istediği kıvama getiremedi. İstediği kıvam ne? Onu da bilen yok!

Önce bir kriter getirildi. Son işe girenden başlayarak geriye doğru işten çıkarmalar yapıldı. Ardından Karasu Belediye Başkanı, “Personelimiz o kadar çalışıyor ki adamlara yazacak mesai kalmadı” dedi. Demek ki personel yetersizliği varmış. O zaman ilk işten çıkandan başlayarak geri almak gerekmez mi? Gerekmedi. Yeni isimler göreve geldi.

Sonra yer değişiklikleri yapıldı. Kadınların çöpe verilmesi (ya da sürülmesi) konusundan bahsetmiyorum.

Birden fazla işten çıkarma davası yargıya taşındı. Bazıları sonunda Karasu Belediyesi tazminat ödemek durumunda kaldı.

İki personel resen emekliye sevk edildi. O konu da yargıya taşındı.

Şimdi 15 kadar mevsimlik işçinin şirkete geçirilmesi söz konusu. Bu kişilere “Biz burada olduğumuz sürece size kimse dokunamaz” deniyor. Ama sanki adamların elinde şimdilik de olsa bir devlet güvencesi var gibi. Bu konuda yargıya mı taşınacak?

Daha önemlisi personel ile olan bu mücadele ne zaman sona erecek?

Eğer işten atmak gibi nihai bir hedef varsa adamlara işkence etmeye, oradan oraya sürmeye gerek yok.

Mut mut diyeceğinize armut diyin…

 

Bize de mi lolo

Biz toplum olarak, kuralların işletilmesine karşı değiliz. Kuralların bize karşı işletilmesine karşıyız.

Biz seçim yaparken kamu menfaatlerini değil kendi menfaatlerimizi önceliyoruz. Bunun için “Bizim adam” kavramı var.

Bir yerin başındaki adam bizimse o kurum da bizim sanıyoruz. Oysa bir kurum sizinse kendi öz malınız gibi davranırsınız. O kuruma gözünüz gibi bakarsınız. Kurumun itibarını korursunuz.

Mesela biz hasbelkader bu gazetede bir görev üstleniyoruz. Bir de siyasi kimliğimiz var. Ticari bağlantılarımız var.

Tüm bu şartlar içinde “Dükkan bizim” diye düşünüp, siyasi kimliğimize eleştiride bulunanlara yer vermesek kurum itibarına ne katmış oluruz?

Ama bizde makamlar öyle görülmüyor. Makamlarda kısıtlı süre kalınacağı fikrinden hareketle, buralardan adeta istifade edilmeye çalışılıyor.

Kuralların herkese eşit işlediği durumlarda ilk önce yanınızdakiler sizi terk ediyor.

Aslında söylemek istediğimiz şey basit: Herkes eşit ama biz daha eşitiz…

 

Çıkarken çıkıyor da düşerken neden düşmüyor

Döviz yükselirken fiyatlar jet hızı ile yükseliyor da döviz düşerken neden yerinde sayıyor? Fiyatlar yükselirken esnaf kendini korumaya alıyor. Sattığı ürünü yerine koyabilecek bir fiyat politikası izlemek zorunda kalıyor.

Ürün satışı olduğu süre içinde de sipariş verilmeye devam ediyor.

Dolar yükseldi. Adam yükseleceğini düşündüğü için yüksek fiyattan satış yaptı. Kendini korudu. Süreç içinde sipariş geçti ve yüksek fiyattan sattığı ürünü zamlı fiyattan aldı. Şimdi dolar düştü. Zamlı fiyattan sipariş verdiği ürünün toptan fiyatında düşüş yaşansa da elinde yüksek fiyattan satın almış olduğu ürün var. Yani ürünün esnafa geliş fiyatı yüksek. Yüksek fiyattan aldığı ürünü nasıl düşük fiyattan satsın?

İnsanın doğası gereği aldığı ürünün yenisini daha düşük fiyata alacak olsa bile elindeki yüksek fiyatla alınmış malı düşük fiyata satması zor gelir.

Yani fiyat yükselirken de koruma içgüdüsü, dolar düşerken de koruma içgüdüsü.