Bir kurtarıcı aranıyor

 

Ekonominin dinamikleri bozulduğu zaman yeniden onarmak yıllar alır. Bunu 2001 ve öncesi kriz hükümetleri dönemlerinde yaşadık. Piyasa koşullarında söylenen “Güven ruh gibidir, çıkarsa bir daha dönmez” uyarısı belki bir daha değil ama uzun süre dönmeyebilir.

19 yıldır ülkeyi yöneten siyasiler bundan ders almış olması gerekirdi ancak görülen durumda ders alınmadığını anlıyoruz.

Toplumun en hassas olduğu ve tepki gösterdiği konu ekonomidir. Hangi siyasi görüş ülkeyi yönetirse yönetsin eğer toplumsal çoğunluğun refah düzeyi ortanın üzerindeyse, o siyasi oluşumun sürekliliğinden yana olunur. Kurulu bir düzenin değişmesini, gelecek siyasi konjenktürün belirsizliğini almak istemez.

Ancak önümüzde de bir gerçek var, o da hayat pahalılığı ve işsizlik…

Hayat pahalılığını yani enflasyonu artıran parametrelerin neler olduğunu artık öğrendik.

Kısaca üretim yetersizliği ve TL’nin yabancı paralara karşı değer yitirmesidir. Özellikle ithal hammadde ve ürünleri aldığımız dövize karşı değersiz TL yüzünden o ürünü ya pahalıya üretiyoruz ya da tüketiyoruz. Her iki halde de enflasyon oluşuyor.

O nedenle “Bana ne dövizden” diyemiyoruz.

Serbest piyasa dinamiklerinden kopan bir yönetim anlayışının toplumsal huzursuzluğu da beraberinde getirdiği unutulmasın diyorum!

***

Şimdi; 2002 yılından itibaren ülkeyi tek karar verici bir yönetimle yürüten iktidarın bu sürede nasıl bir ekonomik yönetim gösterdiğine bakalım.

Bunu Parlamenter sistem ve Partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak iki dönem olarak ayıralım.

Hatırlanacağı üzere, 2001 krizinin getirdiği ekonomik yıkıntıları onarmak umudu, “AKP’nin tek başına hükümet oluşu ile gerek toplumda gerekse yurtdışındaki finans çevreleri tarafından olumlu ve kurtarıcı” olarak görüldü. Buna Avrupa Birliği üyeliğine doğru atılan adımlar eklenince ülkemize “sıcak para” dediğimiz döviz akışı yoğunlaştı. Daha ucuz yapılan borçlanma sayesinde ülke genelinde alt- üst yapı noktasında bir seferberlik başlatıldı. Ta ki, 15 Temmuz hain darbe girişimine kadar…

Bu dönemden sonra ülkenin siyasi yapısında önemli değişiklikler gerçekleştirildi. Önce Anayasa değişikliği halkoylaması ile kritik sayılan bazı maddeler yeniden düzenlendi. Uzatmayayım; sonrasında da 2018 yılında yapılan seçimle parlamenter sistem kaldırılarak yerine “tek adamlık” denilen “Partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” getirildi.

Asıl üzerinde durmak istediğim konu tam da buradan başlıyor.”

Sayın Cumhurbaşkanı 24 Haziran seçimlerinden önce, “24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” demişti.

Halk yetkiyi verdiğinde;

Dolar: 4,75 TL

Euro: 5,50 TL seviyesindeydi.

 

“Bu günlerde;

Dolar: 9,30 TL

Euro: 10,80 TL seviyesine geldi.”

***

Kişi başına düşen milli gelir:

9 bin dolar seviyesinde iken, bugün gelinen nokta 8 bin 500 dolar seviyesinde bulunuyor.

2018 Haziran enflasyonu; bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 15,39 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde11,49 iken,

2021 yılının Eylül ayına baktığımızda bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 19,58 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 16,42 artış gerçekleşti.

Buna rağmen haftalık repo yani politika faizi dünya ülkeleri arasında yüzde 18 ile ilk 10 sırası içinde yer almayı sürdürüyor. Diğer ekonomik parametrelere girip kafanızı rakamlarla karıştırmak istemiyorum…

Açıkça anlaşılacağı üzere, dövizin artması tüm toplumu derinden etkilemektedir. Azınlık bir kesim bu değişimde zengin olurken, çoğunluk kesim daha da fakirleşmektedir.

***

Peki, ne yapılmalı?

İyi yönetilmeyen ülkelerde dövizi frenlemenin en etkili ilacı faizdir. Ancak faiz de bir ülkenin kaynaklarını emen daha tehlikeli bir ahtapottur. Yedikçe yiyesi gelir.

Çözümü yeni bir siyasi değişimde görüyorum. Değişimler her durumda yeni umutları beraberinde getirecektir. Nasıl ki 2001 krizi sonrası AK Parti ve Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan İktidar olduğunda bahar rüzgarı millete umut olsa da, bu rüzgar yerini artık fırtınaya çevirmiş görünüyor.

Bir uyarı yapayım.”

2001 ekonomik krizi de böyle yavaş yavaş ama göz göre göre gelmişti. Korkarım bu sefer ki o şiddette olmaz!

Millet psikolojik olarak bu siyasi konjonktürden yoruldu… Yeni bir umut, yeni bir kurtarıcı arıyor!”