Bir engelli hatırası

 

Kendimce duyarlı biri olduğumu düşünüyorum. Geçtiğimiz yıllarda bir 3 Aralık günü görme engelli bir arkadaşımı aradım. Üniversitede en yakın arkadaşlarımdan biriydi Fatih Koyuncu. 6 yaşında şeker hastalığı nedeniyle iki gözünü birden kaybetmişti. Okul sonrasında 3 Aralık Dünya Engelliler Günü dolayısıyla aradım. Selam faslından sonra Fatih bana, “Şimdi Allah bilir sen benim engelliler günümü kutlamak için aramışsındır” dedi. Sonra da “Ben engelliyim ve sen bunu kutlanacak bir gün olarak görüyor bile olabilirsin” dedi.

Yine bir 3 Aralık geliyor. Siz siz olun benim düştüğüm duruma düşmeyin. Bugün bir kutlama ya da anma günü değil, farkında olma ve anlama günü…

 

Hangimiz engelli

Üniversitedeki görme engelli arkadaşım Fatih bilgisayarının bozulduğunu söyledi ve benden yardım istedi. Birlikte evlerine doğru yola çıktık. Görme engelli biri gören birine ev tarif etti. Benim için inanın ki daha zordu. Sonra apartmana girdik. Fatih merdivenlere yöneldi. Fakat otomatik ışıklar devreye girmedi. Bana “Yürüsene! Ne duruyorsun” dedi. Ben de “Fatih ışıklar yanmıyor. Otomat devreye girmedi sanırım” dedi. Fatih, “Otomat ne” diye sordu. Neyse bir şekilde ışıklar yandı. Eve girdik. Fatih’in odasında lamba yoktu. İhtiyacı da yoktu. Bir başka odadan ampul aldım. Taktım.

Bir masanın önünde klavye masanın altında kasa, üstte kabartma kitaplar duruyor. Fatih, “Hadi tamir et bakalım. Derdi neymiş” dedi.

Ben yine şaşkınlıkla, “Fatih ekran nerede” diye sordum. Fatih eliyle masanın üstünü yokladı. “A ekranı verdim ben bir arkadaşıma. Bana lazım olmadığı için” dedi. Ekransız bilgisayarı tamir edemeyeceğimi söyledim. Bir ekran bulduk. Bağladık. Bu defa mause yok. Onu dile getiremedim.

Klavyedeki “tab” tuşunu kullanarak zar zor bilgisayarın sorununu çözdük. İşin sonunda Fatih bana, “Amcaoğlu, bu kadar malzemeye ihtiyaç duydun. Şimdi söyle sen mi engellisin ben mi” diye sordu.

 

Olta balıkçılığı tamam da

Pandemi sürecinde İstanbul’dan gelenler de buradaki iş yoğunluğu azalanlar da kendini deniz kenarına attı. Denizden de balık çıkıyor.

Olta balıkçıları güzel zamanlar geçiriyor. Bilinçli balıkçılar oltalarını da çevreyi de koruyor. Ancak günübirlik deniz kenarına gelenlerin böyle bir kaygısı yok.

Kış aylarında balık avlarken sıkıntı yok. Ancak avlanma esnasında bilinçli davranmayan olta balıkçılarının kancaları kopuyor. Bilinçli balıkçı kopan kancayı alıyor ve ortaya saçılmasını engelliyor. Diğerleri ise kopan kancaların kumda kaybolacağını düşünüyor. Yaz aylarında denize giren vatandaşlar bu kancalardan nasibini alıyor. Yaz aylarında artan hastane yüküne bir de kanca çıkarma operasyonları yük getiriyor.

Olta balıkçılarının bu konuda bilinçli davranması ya da olta balıkçılığı için ayrı bir alan açılması gerekiyor. Aksi halde yaz aylarında ayağında ola iğnesi ile hastanenin yolunu tutan çok olacak.

 

Tek gerçek bilim

Koronavirüs ortaya çıktığından bu yana herkes bir şekilde bu salgının çaresini bulmaya çalışıyor.

Kimi geleneksel yöntemleri öne atıyor kimi kalıcı çözüm peşinde. En başından bu yana bir bilgi kirliliği olduğu da aşikar.

Salgın ilk ortaya çıktığında “Çin’de sokak ortasında insanlar birden yere düşüp ölüyormuş” diye paylaşım yapanlar ve toplumu paniğe sevk edenler vardı. Çevremizde kimsenin aniden yere düşüp covid-19 nedeniyle öldüğünü görmedik. Ama felaket tellalları her krizde ortaya çıkıp toplumu manipüle etmeyi maharet sayıyor. Üstelik bu sadece bizim toplumumuza özgü bir durum da değil. Dünyanın her yerinde bu şekilde kriz tüccarlığı yapanlar var.

Geldiğimiz noktada bu şekilde ölümlerin yaşanmıyor olması sevindirici. Ancak felaket tellallarının ceza almıyor olması da bir o kadar düşündürücü.

Şimdilerde aşının bulunduğu ve aralık ayı ortasından itibaren ülkemizde uygulanmaya başlayacağı bilgisi verildi.

Bu defa da birileri çıkıp alternatif tıptan bahsediyor. Alternatif tıp başka bir şey kocakarı ilacı başka bir şey. Bilgi kirliliğine neden olan bu girişimleri en azından şimdilik göz ardı etmek durumundayız. Zira modern tıp, binlerce deneyden sonra bir çözüm ortaya koymuş durumda. Alternatif tıp için bunu söylemek mümkün değil. “Benim kaynım denedi, iyileşti” mantığına teslim olacak durumda değiliz.

Gözümüzün önünde canlarımız gidiyorken bilim adamlarının söylediklerini bir kenara bırakıp kocakarı ilaçlarına teslim olmak akıl karı gibi durmuyor.

Bu noktada tek yol göstericinin bilim olduğuna itimat etmeliyiz. Bu süreç içinde ve sonrasında da maske, mesafe ve hijyen kurallarına sonuna kadar bağlı kalmalıyız.

 

Bölgenin kaderi şekilleniyor biz seyrediyoruz

Rahmetli babam, “Kaderini başkasının eline bırakanın vay haline” derdi. Biz genel olarak kaderi, “Başımıza ne gelirse odur” diye yorumluyoruz. Oysa cüzzi irademiz var. Kendi irademizle kendi kaderimizin şekillenmesine neden oluyoruz.

Gözümüzün önünde pek çok şey oluyor. Buna müdahil olmak da müşahit olmak da bizim elimizde. Biz nedense müşahit oluyoruz.

Bölgemiz için çok ciddi fırsatlar söz konusu. Karasu’ya kurulması muhtemel kampüs konusunda ne yazık ki seyirci kalmayı tercih ediyoruz. Baştan kabullenilmiş çaresizlik içindeyiz. Elimizde Sakarya’daki üniversite kampüsü için en uygun yer var. Bu yer hem üniversitenin kaderini değiştirecek hem de bölgenin. Ama gözümüzün önünde kampüs gidiyor. Bizden çok daha az uygun olan yere üstelik de…

Gerekçe sorulduğunda, “Uzak” deniyor. Karasu uzak…

Kime göre? Neye göre?

Sakarya il merkezine uzak diyebilirsiniz. Peki İzmir’in Buca ilçesine, Tınaztepe’ye kurulan 9 Eylül Üniversitesi Kampüsü nereye yakın?

Bakın ulaşım şartlarına. Karasu kadar uygun mu acaba?

Kuzeyinde Karadeniz, Güneyinde Acarlar Longozu… Şile-Ağva yolunun dibi. Karasu, Kaynarca, Ferizli ve Kocaali’nin birbirine en yakın olduğu yerde, Kuzey Marmara Otoyolu ile İstanbul’a iki saatten daha az mesafede…

Beş OSB, bir liman ve sanayi tesislerinin dibinde Uygulamalı Bilimler Üniversitesi…

Bu üniversite için avantajları.

Gelelim bölge için avantajlarına…

Bölgeye 20 binden az olmamak üzere öğrenci, 1000’den az olmamak üzere akademik personel ve idareci gelecek.

20 kişinin gelmesi demek günde 20 bin ekmek tüketilmesi demek.

20 bin kişinin ders notu için fotokopi çektirmesi demek. En az günde 20 bin bardak çay içilmesi demek. Çocuklarımızın kampüsün dibinde olması dolayısıyla üniversite heveslerinin artması demek. Bölgenin çehresinin değişmesi, kültürünün, gelir şeklinin değişmesi demek.

Bu fırsat değerlendirilirse belki de inşaat ve fındık ek gelir kaynaklarından olacak. Bölgenin Serdivan gibi olması demek.

Hem üniversitenin hem de bölgenin kaderinin doğru şekillenmesi adına karar vericilerin Karasu’daki bu yeri görmeleri ve mutlaka buraya yönelmeleri gerekiyor.

Tabi önce Karasu’dakilerin bu durumun ciddiyetinin farkına varması ve bu konuda kabullenilmiş çaresizlikten kurtulmaları gerekiyor.

Ekşi’ye sahip çıkılmalı

Sakaryaspor’un yeniden kongre yapması gündemde.

Sakaryaspor’da halen başkanlık görevini sürdüren Cevat Ekşi özellikle Karasulular tarafından yalnız bırakılıyor. Savunulmaya muhtaç durumda olduğu için değil, saldırılara maruz kaldığı için Cevat Ekşi’nin yanında yer almak gerektiğini düşünüyoruz. Sporun içinden gelen hatta sporun içinde büyüyen Cevat Ekşi, Sakaryaspor için en doğru isimdir. Desteklenmeli ve yanında yer alınmalıdır.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.