Münir Ali Kara, “Mut mut” demeyin “armut” diyin

“Mut mut” demeyin “armut” diyin
Yukarıdaki lafı gene babaannemden duydum. “Lafı eveleyip geveleyeceğinize doğru düzgün söyleyin” manasında kullanırdı rahmetli bu cümleyi.
Geçtiğimiz hafta Mehmet Çatalbaş’ın ev sahipliğinde bir toplantı yapıldı. Toplantıya ben de katıldım.
Ben basın mensubu dışında bir sıfata sahip değilim. Oradaki olayın haber boyutunu da sizinle gazetemiz aracılığı ile paylaştık.
Kıymetli kardeşlerim, habercilik her detayın verilmesi değil, en önemli şeyin verilmesidir. Bir trafik kazasında 4 kişi ölür, bir ünlü de yaralanırsa, haber şu şekilde verilir, “Ünlü kişinin yaralandığı kazada dört kişi de yaşamını yitirdi…”
Acımasız olabilir ama hayat bu şekilde. Trafik kazalarında her gün onca insan ölür ama siz ünlülerin yaralanmasını ilginç bulursunuz.
Biz haberi verirken “İspiroğlu: Adayımız Özdemir” başlığını kullandık. Mehmet İspiroğlu’nun görüşlerine yer verdik. Zira habercilik açısından baktığımızda ilgi çekici olan buydu. Diğer katılımcıların söyledikleri halkın ilgisini çekmeyecekti. Kaldı ki konunun bu kadar gündem olması da aslında durumu ne kadar net okuduğumuzun göstergesi konumunda.
2009 seçimlerinde birbirine rakip olan İspiroğlu ve Özdemir bir araya gelmiş ve biri diğerini önermiş.
Her ne kadar iki isimde aktif siyaset içinde olmasa da Karasu siyasetinde özgül ağırlıkları tartışılmaz.
1999 yılında dergi çıkararak başladığım, daha sonra çalıştığım yerlerden edindiğim tecrübeleri bir kenara koyarsak, 2006 yılında bitirdiğim iletişim fakültesi diplomam ve 14 yıldır Karasu ve Kocaali’de en çok satan gazetesini yönetiyor olmam, biraz gazetecilik bildiğimi gösterir. Kimse bana gazetecilik dersi vermeye kalkmamalıdır.
Şimdi size oradaki toplantıyı baştan sona anlatayım. Yarısına yakınını okumayacaksınız ama…
Neyse.
Mehmet Çatalbaş, “Mısır zamanı geçmeden bir toplanıp mısır yiyelim” dedi. Ben de gittim. Mısır yedik. Sonra Çatalbaş kısa bir konuşma yaptı ve “Sözü Mehmet İspiroğlu’na vermek istiyorum” dedi. Mehmet İspiroğlu da özetle “Benim adayım Recep Özdemir” dedi.
Ardından söz alan kimse bu isme karşı çıkmadı. “Çıktım” diyen ya da “Recep Özdemir” olmaz dedim diyen beri gelsin.
Orada olanların sanırım hepsi söz aldı. Söz alanların hepsi de “Aday ortak olmalı” görüşünde birleşti. Arada bazıları “Başka isimler de aday olabilir” görüşünü ortaya koydu. Ancak iki şey çok netti. Birincisi kimse Özdemir’in orta aday olmasına serin bakmadı, ikincisi ise ortak aday çıkarılması konusunda herkes hemfikirdi.
Sonra Karasu Haberleri internet sitesine demeç veren ilçe başkanları gördüm. Kimisi bize gazetecilik dersi veriyor, kimisi de kendi adayları ile çıkacaklarını söylüyor. O zaman çıkın “Biz Recep Özdemir’i istemiyoruz” diyin. Demiyorsunuz. “Biz ortak aday çıkarmayacağız” diyin. Onu da diyemiyorsunuz.
Canım kardeşim. Bir gazete sizinle ilgili haber yaparsa yanıt hakkını o gazetede kullanırsınız. Kaldı ki Sakarya Kuzey, cevap hakkı kullandırılması noktasında yasalardan çok daha müsamahakardır. Sizin söyleyecek cesaretiniz olan her şeye yer verir.
Söyleyecek cesaretiniz varsa Recep Özdemir’in adaylığına karşıysanız, gelin söyleyin. Dilerseniz bize yönelik cümleler de kurabilirsiniz.
Ama lütfen bize gazetecilik dersi vermeye kalkmayın. Kimse de gazetecilik oynamasın. Yeter artık…
Öğrenci indirim oranı
Öğrenci indirimi diye bir şey var. Öğrenci kartı olmadan işlemiyor. Öğrenci kartını kim veriyor? Belli değil.
Muhtemelen okuldan öğrenci olduğunuza ilişkin imzalı belge alacaksınız, aldığınız bu belge ile UKOME’ye gideceksiniz. Kartınızı alıp geleceksiniz.
Peki bu kadar mesai ve para harcadığınız kart ile kaç liralık indirim kazanacaksınız? En uzak mesafede 1-2 lira.
O da dershaneyi saymam, şunu saymam bunu saymam…
Canım kardeşim. Öğrenci indirimi uygulayan kurumlar yüzde ile konuşur. Yüzde 20-25 oranında indirim uygulanırdı eskiden.
Şimdi oran koyduğunuzda çoğunca yüzde 10’a denk gelmiyor.
İlkokul birinci sınıftan itibaren ücret almanız normal mi bilmiyorum. Ama öğrenci indiriminin bu denli düşük oranda kalması göze hoş gelmiyor.
İnsanın “İndirim yapmasanız daha iyi sanki” diyesi geliyor.
Kıssadan hisse isteyenlere
Karapınar’da Halil Amcamın kahvesi vardı. Eskiler bilir. Kavağın altında oturup ayağınızı yüksek betona koyup çay içerken yoldan geçen Şirin Sakarya-İtimatları izlemenin keyfi başkaydı.
Yine öyle bir bayram günüydü. Her masa olduğu gibi bizim masamız da kalabalıktı. Biz kendi aramızda sohbet ederken, yakın köylerin birinden gelen (o zamanlar Karapınar köylerin buluşma yeriydi) irice yapılı zihinsel engeli bulunan kardeşimiz omuzuma dokunup, “Şimdi ben seni döveyim mi” diye sordu.
Yanımdaki arkadaşlar birden kahkahayı bastı. Çünkü gün ortasında hiç hesapta yokken eğlence çıkmıştı. Şimdi “Döv” desem bir dener. “Dövme” desem, neden dövmemesi gerektiğine ikna etmem gerek.
Serde iletişimcilik de var ya…
Sakince çayımdan bir yudum aldım ve gözlerine bakıp “Sen bana kıyamazsın” dedim. Ben böyle der demez çocuk boynuma bir sarıldı. “Ben sana nasıl kıyarım” dedi.
Ben de kendisine bir çay söyledim ve öteki masaya oturup içti.
Bizim masada oturan çocuklar “Münir, gerçekten iyi yırttın. Zekan seni kurtardı” dediler.
Ben de “Ben mi iyi yırttım. Siz iyi yırttınız asıl, haberiniz yok” dedim.
“Nasıl ya! Çocuk sana dalacaktı, biz de eğlenecektik. Biz tehlikede değildik ki!” dediler, gülmeye devam ederek.
Ben de “Arkadaşlar! O çocuk bana sarıldığında kulağına usulca, ‘Sen bana kıyamazsın ama bunların hakkından gelirsin’ deseydim sizi onun elinden kim alabilirdi” dedim.
“Gerçekten o kısa zamanda bunu düşündün mü” diye sorduklarında ise, “Kurt kapana girince nasıl çıkacağını değil nasıl intikam alacağını düşünür. Ben önce bunu düşündüm sonra nasıl kurtulacağımı” dedim.






