Kapanmayan yaralarımız

 

Sıra dışı bir yazı,

Siz değerli okuyucularıma üzerinden daha beş yıl geçmeden unutulan acı bir hikayeden bahsedeceğim bir üstadın şiiri ile…

Ve hep merak ederim bizim hikayelerimizin sonunda neden hep hikayenin kahramanları o hiç çıkılmayacak, çıkması mucize olan kerevete çıkar, gökten hiç bir zaman düşmeyecek olan üç elma düşer ve biz neden o üç elmayı en sevdiklerimize pay ederiz diye…

Huzura mutluluğa özlemden olsa gerek değil mi? Hele hele şu son dönemlerde bunlara çok daha fazla özlem duymaya başladık maalesef.

Bizim; Türk milleti olarak yaralarımız hiç iyileşmez, üzeri kapanır sadece, biri kapanır ama öteki içten içe kanar ve başka bir yeni yara daha açılır ve sızlar durur…

Devir öyle bir devir ki ne merhem ne doktor çare olamaz bazı yaralara…

Tıpkı aşağıdaki içten içe kanayan yara gibi…

 

Aybüke’ye Ağıt

Yedisinde herkes gibi çocuktu,

Kışlar geçti,

Şehirler düştü,

Değirmenin altından çok sular geçti!

Yanımızda götürmediğimiz yarına,

Onlarca kelime birikti!

Dişlerimizi sıkarak yaşamaktan bıktık,

Pireler yorganı yedi!

Canımıza tak etti cümlesinde kronik bir bıkkınlık,

Bıçak kemiği deldi geçti!

Uzaklarda “Kardeşlik Masalları”!

Bebeğe kurşun sıkanlardan beklemek bir de bunu?

Sanırım en büyük hata idi!

 

Sıratta öldük yetmedi,

Fırat’ta öldük yetmedi,

Serap’la yandık yetmedi,

Bayrak’la düştük yetmedi!

Haysiyet yere düştü;

Aybüke dedi!

 

Günler geçiyor,

Unutuluyor her yaşanan,

Aslında unuttukça biziz ölen!

 

Sustukça,

Olan güzel resimlere oluyor,

Bu Allah’sız kriminoloji de,

Hep bizim çocuklar ölüyor!

 

Düştükçe ve kalkmadıkça,

İrkilmedikçe, yanmadıkça,

Ve uyanmadıkça bu hümanist düşten,

Şiirlerimiz bir bir okunmadan düşüyor!

 

Lakinlerimiz bitti!

Amalar çoktan öldü,

Fakatları gömdük

Muhteviyat aynı belki!

Bu sinsi gergefte Yüce Türk!

Anlasana biz öldük!

 

Şimdi bir masal düşün,

Saçlarını ör kızım,

Her telin hesap sorsun bizden,

Sabahlarımızdan!

Sakın gülümseme!

Affetme!

Beyazına değen kırmızının müsebbiplerini!

Ay yokluğunda üşüyecek,

Kimse görmesin!

 

Şimdi;

Yedisinde çocuk olanı anlatacağız!

Yirmi ikisinde cenaze diye?

Adın iki gün sonra unutulacak belki de!

Yanlış hatırlayanlar bile olacak!

Bir ölüm bile anlatamıyorsa insan telaşına hiçbir şeyi,

Çiçekleri neden anlatsın şairler Aybüke?

Hoşça kal çocuk!

Hoşça kal unutulmayası hikaye…

(İhsan Saraç)

 

Kapanmayan ama içten içe kanayan bir yaranın hikayesi başka nasıl anlatılırdı ki. Ve üstat bile hikayenin sonunda kahramanımızı kerevete çıkaramamış, gökten de üç elma düştü dememiş ve hiç bir zaman gökten düşmeyecek olan o üç elmayı sevdiklerine pay edemeden sadece HOŞÇAKAL ÇOCUK diye hikayeyi sona erdirmiş.

Erdirmiş erdirmesine de, bu YARA’nın da üzeri yüzlerce binlerce belki milyonlarca kapanan ama içten içe sızlayıp duran o yaralar gibi kanayıp duracak…

Uçmağa varan bütün şehitlerimize minnetle saygıyla…

Selam ve dua ile.