Haksızlık

Değerli okuyucular, ülkemiz de hangi televizyonu açarsanız açın, hangi spor gazetesinin spor sayfalarını çevirirseniz çevirin veya internet sayfalarında dolaştığınız da ,karşınıza çıkan manzara hep aynıdır.
“Futbol” sporunun yalnızca bir branş olmadığı, adeta sporun tamamıymış gibi sunulduğu bir tablo ile karşı karşıya kaldığımızı görürsünüz.
Bugün Türk sporunda dönen finansın yüzde 98’i futbola ayrılmış durumda. Olimpiyatlarda, dünya şampiyonalarında, salon sporlarında, bireysel branşlarda alınan başarıların toplamına bakıldığında ise bu dengesiz tablo akıl tutulmasından başka bir şey değildir.
Çünkü futbolun Türkiye’ye getirdiği elle tutulur bir uluslararası başarı yoktur. Buna rağmen ülke genelinde yapılan spor tesislerinin yüzde 60’ı futbola aittir. Devasa stadyumlar, milyonlarca dolarlık yatırımlar, astronomik bütçeler…
Bugün Süper Lig’de mücadele eden orta ölçekli bir kulübün yıllık bütçesi, Türkiye’deki 24 bin amatör spor kulübünün toplam bütçesini bile geride bırakabilir.
Bu, yalnızca sporda adaletsiz bir finansman dağılımı değil, aynı zamanda bir ulusun gençliğinin geleceğinin tek bir branşa ipotek edilmesi demektir.
Üstelik futbolcuların transfer bedelleriyle amatör sporcuların kazançları arasındaki uçurum utanç vericidir.
Süper Lig’de sıradan bir futbolcunun yıllık transfer bedeli, üç kez olimpiyat şampiyonu olmuş bir sporcunun kazandığı ödülün en az on katıdır.
Yani dünya çapında ülkemizi temsil eden, tarihe geçen sporcularımıza verilen değer, Süper Lig’in sıradan oyuncularının gölgesinde kalmaktadır.
Bu irrasyonel düzenin sahaya yansımasını biz nerede gördük, geçtiğimiz aylarda Konya’da yaşadık.
2026 FIFA Dünya Kupası Elemeleri E Grubu’nda, yer aldığımız ve kendi evimiz de oynadığımız maçta, son Avrupa şampiyonu olan İspanya ile oynadığımız A Milli Futbol Takımımız 6-0 gibi ağır bir yenilgi aldı.
Kendi seyircimizin önünde oynadığımız, kendi ülkemizde, aldığımız bu skor yalnızca bir mağlubiyet değil, aynı zamanda bu ülkenin spor politikalarının iflasının fotoğrafıydı.
Peki kimler bu işin farkında derseniz?
Bir elin beş parmağını geçmez.
Futbol da, devasa stadyumlar, milyonluk transferler, şatafatlı bütçeler ve gırtlağına kadar borç içinde olan kulüpleri mutlaka görürsünüz.
Buna mukabil; Peki ya sonuç? Örnekleme yapacak olursak On maçın sekizinden eli boş dönmek gibi bir gerçeklik…
Eğer bu ülke gerçekten sanıldığı gibi futbola tutkun bir ülke olsaydı o zaman bu işi doğru dürüst yapmak zorunda olmaz mıydık?
Sporda ülkenin yüzde 98’lik kaynaklarını sömürüp, toplumsal motivasyonu yerle bir ettikten sonra her mağlubiyetin ardından “talihsizlik” bahanesine sığınmak cehaletten öte bir durum değildir de nedir?
Türkiye’nin sporcu gençliğinin, halkının emeğiyle yapılan stadyumların ve ödenen vergilerin elbette ağır bir sorumluluğu vardır. Fakat bunun bilincinde olmayan etkili ve yetkiler, bu ülkenin motivasyonuyla oynamaya devam ediyorlar.
Futbolun arkasına saklanarak, sporu yalnızca kağıt üstünde “futbol” ile eşitleyerek Türk gençliğini kandırmaya devam ediyorlar maalesef.
Yetkililere çağrı yapıyoruz. Ya bu düzeni köklü bir şekilde değiştirip futbolu gerçek anlamda başarıya taşıyın ya da bu tekelleşmiş yapıyı kırıp, diğer spor branşlarının da hakkını verin.
Aksi halde, geçtiğimiz aylarda İspanya ile oynadığımız Konya’daki 6-0 gibi utanç tabloları, yalnızca spor tarihimizin değil, toplumsal hafızamızın kara lekeleri olarak kalmaya devam edecektir.
Sağlık ve esenlikler dilerim.






