Recep Özdemir, “Eğitim üzerine”

Yolunda gitmeyen bir türlü rayına oturtamadığımız, verim alamadığımız alanlardan bir tanesi de eğitim. Ne hikmetse bu konuda bir türlü istikrarı yakalayamadık.

Doğal olarak eğitim bir ülke için kader tayin edici her şeyin temelinde yer alan bir kurumdur. Bugün dünyada ekonomisi, sanatı, felsefesi, bilimi ve endüstrisi gelişmiş ülkelere baktığımızda bu ülkelerin her birinin eğitim alanında fersah fersah ilerde olduğunu, kendilerine özgü bir model oluşturduklarını görürüz.
Japonya, Güney Kore, Singapur Uzakdoğu da; Hollanda, Fransa, Almanya batıda; Finlandiya kuzeyde; ABD’de Atlantik ötesinde buna örnektir.
Eğitim müessesesi duygusallığın olmaması gereken kurumlardan bir tanesidir. Temel saik hep daha iyinin, daha mükemmelin peşinde koşmak olmalıdır. “Bizden, bana göre” gibi duygusallığı barındırmaması gereken hep nesnel ve objektif kriterlerin esas alınması gereken alanların başında gelir.
Daha önce de müteakip defalar değindim. Bizim ülkemizde eğitim alanında hiç devlet politikası olmadı. Bırakın hükümetleri bakanlar değiştikçe çoğu kez sil baştan her şey yeniden dizayn edildi.  Hatta bazı zamanlar basılı kitaplar bile bir kenara çekilip yenileri yazıldı. Yani adına keyfiyet mi, ben bilirimcilik mi, ne dersek diyelim sonuç hep istikrarsızlık, düzensizlik oldu.
Yukarıda bahsettiğimiz ülkelerde eğitim bir devlet politikasıdır. İktidarda kim olursa olsun istikrar ve süreklilik esastır.
Örneğin Japonya eğitim sisteminde keyfiyete hiç yer yoktur. Öğrenci eğitim kurumlarında değişik testlerden geçirilir. Devam edeceği okul kurul tarafından belirlenir. Bu belirlemede çocuğun zekâ seviyesi, zekâ türü, ilgisi, becerileri esas alınır. Akademik zekâsı düşükse hemen mesleki beceri kurslarına yönlendirilir.
Yine yukarıda zikrettiğimiz ülke eğitim sistemlerinde teorik eğitimden ziyade pratik yani uygulama ve yaşama ön plandadır. Ezberciliği de pek yer yoktur.
Ülkemiz eğitim sistemini gözden geçirdiğimizde öncelikle ezbercilik yani teorik eğitim sistemin merkezindedir. Uygulamaya çok yer yoktur. Öğrencilerin seviye gruplarına göre tasnif etme bile yasaktır. Bireysel farkları gözetilmeden sınıflara doldurulur. Öğrencilerin alan belirlemesi eskiden 9. sınıftayken yeni sisteme göre 10. sınıfta yapılmaktadır. Eskiden orta öğretimde değişik adlarla okullarımız vardı. Hatta 90’lı yıllarda öğrenciler 5. sınıftan sonra kolejler için sınava girerler yani bir nevi kategorize olurlardı. Daha sonra bunu 8. sınıfın sonuna koyduk. O da olmadı ve bu sınavları da ihtiyari hale getirdik. Orta öğretim kurumlarımızı da eşitledik. Pek çok meslek lisesini kapattık. Okullarımızın tamamının başına ANADAOLU kelimesini getirdik.(Eskiden Anadolu liseleri nitelikli okullardı) Bu şekilde Anadolu liselerini de sıradanlaştırdık. Fen liselerinde idareci ve öğretmen atamaları sınavla yapılırdı. Bu da olmaz dedik bizdense zaten sınavı kazanmıştır gözüyle bakıp ehliyeti, liyakati bir kenara bırakıp oraları da yozlaştırdık. Sonuç ortada.
Yüksek öğretime gelince orda durum farklı mı? Hayır, aynı yozlaşmayı paralel olarak orada da sürdürdük. Öğretim görevlilerinde aranan niteliklerin sayısını(dil, makale vb…) azalttık. Rektör olma şartlarında günlük kararnameler çıkararak bizden olanların yolunu açtık. Özelleştirme furyasında kasamızda para bol olduğunda her il’e hatta ilçeye gösterişli fakülte binaları yaptık. Gelişmiş ülkelerde her bin kişiden kırkı üniversite öğrencisiyken bizde bu rakam yaklaşık iki buçuk katı yani 95’i buldu. Bu şekilde de geleceğinden umutsuz, işsiz ve niteliksiz bir gençlik oluşturdu.
Eskiler bilirler, Pazar yerlerinde masal ve destanlar yazılı kâğıtlar satılırdı ve hep sonu da “az gittik, uz gittik; dere tepe yol gittik bir de baktık ki arpa boyu gittik” şeklinde biterdi. Pek çok alanda olduğu gibi eğitimin özeti de budur.

Exit mobile version