Mesela yani

Üç yol ağzından şehre girdiniz. Sizi orta refüje dikili rengârenk çiçekler açmış, süs bitkileri karşılıyor. Bölünmüş yolun her iki tarafında da dikili ağaçlar, ilk sıra ıhlamur ağaçlarından, ikinci sıra ise bölgeye özgü her tür meyve ağaçlarından mürekkep. Rüzgâr estikçe dalların ve dalların ucundaki yaprakların ritmik raksını izliyorsunuz. Bir anda kendinizi farklı bir atmosferde buluyorsunuz. Orta refüjdeki süs bitkilerinin, kokulu çiçeklerinin rengi ve yolun her iki tarafındaki bölgeye özgü otantik ağaçların rüzgârla raksı.
Şehre doğru ilerliyorsunuz, cadde ve sokakların etrafında dikili ağaçlardan evleri tam seçemiyorsunuz. Geniş cadde ve sokaklar, nizami yapılan binalar… Her taraf pırıl pırıl. Çöp namına etrafınızda hiçbir şey yok. Bu ortam sizi bambaşka bir dünyaya götürüyor. Ruh hâliniz dingin, sanki cennette gibisiniz. Trafik akıcı, yol kenarlarında trafiği riske sokacak, hatta göz zevkinizi lekeleyecek kadar dahi yanlış parka rastlamıyorsunuz.
Belli aralıklarla inşa edilmiş otoparklar, bazıları zeminde tek düze, bazıları ise katlı şekilde yapılmış. Otoparklara baktığınızda herhangi bir sıkışıklık göremiyorsunuz. Aracınızı bu ruh hâliyle şehrin ortasına doğru sürüyorsunuz. Bir anda karşınıza kaymakamlık binasının yanından akan ve şehri kuzey-güney diye ikiye bölen, zamanında taban suyunu emmesi amacıyla drenaj amaçlı yapılan ama bugün bambaşka işlevi olan kanal karşınıza çıkıyor.
Karşınıza çıkan bu kanalın görselliğinden iradenize hâkim olamıyor, aracınızı en yakın parka çekip yürüme ihtiyacı duyuyorsunuz. Pırıl pırıl akan, içinde güneş ışınlarına karşı cilve yaparcasına dönen ve farklı bir görüntü oluşturan balıklar. Kanalın belli noktalarına yerleştirilen fıskiyelerden fışkıran suların, yapılan ışıklandırmayla uyumlu raksı. Kanalın her iki yanında kanaldan suyunu alarak beslenen ağaçlar ve ağaçların aralarındaki kendinizi Isparta’da hissedeceğiniz güller. Bu ambiyans içerisinde kendinizden geçip birkaç saatinizi kanalın etrafında kah yürüyerek kah banklara oturarak geçiriyorsunuz.
Birden zaman merfumu aklınıza geliyor ve aracınıza yöneliyorsunuz. Buraya kadar gelmişken plajı görmeden olmaz, özellikle İstanbul ve Ankara caddelerinin kuzeyi, yani deniz tarafı nasıl dizayn edilmiş, onu da görmek istiyorsunuz. Trafik her sezon ve her saat açık, herhangi bir sıkışıklık söz konusu değil, bir anda kendinizi şehrin kuzeyinde buluyorsunuz.
Plajı görmeden önce ara sokakları görme isteği içinizde depreşiyor. Aracınızı rastgele sürüyorsunuz. Tüm cadde ve sokaklar pırıl pırıl, her taraf asfalt, kaldırımlar yapılmış. Onun da ötesine mahalle aralarında cadde ve sokaklar dahi süs bitkileri ile donatılmış. Belli aralıklarla çocukların özgürce enerjilerini boşaltmaları için parklar ve oyun alanları inşa edilmiş.
“Olamaz böyle bir şey,” diye mırıldanarak seyre devam ediyorsunuz. Birden karşınıza masmavi deniz çıkıyor. Kumsal, insanların her türlü ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde dizayn edilmiş, mimaride beton, taş vb. malzemeler yerine tamamen genelde ahşap tercih edilmiş. Sahildeki kafeler mi? Ücret son derece makul…

Exit mobile version