Ekran ışığında ısınan hayatlar

Sabahları gün doğumundan önce uyanan birileri varsa, muhtemelen onlar horozlar değil; telefonun ekran ışığıyla gözlerini ovuşturan bizleriz. Artık çoğumuz için uyanmanın tanımı, ekran kilidini açmakla başlıyor. Önce bir Instagram turu, ardından birkaç tweet, belki TikTok’ta bir kahkaha molası… Kısacası sosyal medya, günümüz insanının yeni sabah kahvaltısı.
Ama hemen “vah vah nereye gidiyoruz” edebiyatına girmeyeceğim. Çünkü kabul etmek gerekir ki sosyal medya, hayatımızın tam ortasına yerleşti ve birçok konuda bize ciddi kolaylıklar sağladı. Esnaf, dijital vitrinini Instagram’da açtı; köydeki teyze, torununun düğününe WhatsApp görüntülü aramasıyla katıldı; gençler, Twitter sayesinde dünyanın öbür ucundaki bir olaydan anında haberdar oldu. Sözün özü, sosyal medya bir köprü oldu – bilgiyle, insanla, dünya ile aramızda.
Fakat her köprünün bir taşıma kapasitesi vardır. Eğer üzerinden çok fazla geçerseniz, yıpranır. Sosyal medyadaki “aşırı maruz kalma” hali de biraz böyle işliyor. Bir haberin sıcaklığı geçmeden öbürüne geçiyoruz, bir gönderi bitmeden diğerine kayıyoruz. Sonunda ne oluyor? Zihin, gerçekliği seçemez hale geliyor. Kendi hayatımızı yaşamaktan çok, başkalarının hayatını izlemeye başlıyoruz. Gördüğümüz güzel sofralar, geziler, başarılar bazen bizde “ben neden böyle değilim” duygusunu da tetikleyebiliyor. Hâlbuki herkes sahnenin önünü gösteriyor, perde arkasını değil.
Burada sosyal medyayı kötülemek, onu bir “tehlike yuvası” ilan etmek hem adaletsiz olur, hem de çözüm sunmaz. Çünkü mesele, sosyal medyada olmak değil; onunla nasıl ve ne kadar birlikte olduğumuz. Örneğin; bir içerikten öğreniyor muyuz, ilham mı alıyoruz, yoksa zaman öldürmek için mi oradayız? Farkında olarak mı geziyoruz platformlarda, yoksa otomatik bir alışkanlığın parçası mıyız?
Peki çözüm ne olabilir? Öncelikle farkındalık. Telefonun bizi değil, bizim telefonu kontrol ettiğimizi hatırlamak. Belki gün içinde ekran süresini kısıtlamak, belki sabah ve akşam saatlerini “telefonsuz” hale getirmek. Gerçek sohbetlerin, yürüyüşlerin, hatta sıkılmanın bile insana iyi geldiğini unutmamak. Sosyal medya sayesinde işini büyütenler, çevresini geliştirenler de var – ama onlar ekranın karşısında değil, arkasında durmayı bilenler.
Unutmayalım, ekranlar bizi birbirimize bağlayabilir. Ama fazla yaklaşırsak, bazen kendimizden uzaklaştırabilir. Sosyal medya ne dost ne düşman; biz nasıl kullanırsak, o da bize öyle hizmet eder.
O halde ne diyelim?
Telefon elimizde ama hayat gözümüzün önünde olsun. Çünkü en güzel “hikâyeler”, hâlâ gerçek hayatta yazılıyor.






