İmdat polis

 

İnsanın olduğu yerde suç olur. Olmasını tasvip etmeniz gerekmez. Suç hiç olmasa da polisin bulunması caydırıcılık içerir.

Karasu tarihinin en yoğun günlerini yaşıyor. Üstelik bu daha başlangıç. İstanbul’un arka bahçesi konumundaki Karasu hafta sonları tabiri uygunsa hınca hınç doluyor.

Peki bu durum ilk kez mi yaşanıyor? Bu kalabalık ilk defa mı Karasu’ya geliyor? Yoksa hemen her sene yılın bu ayları yoğun geçiyor mu?

Karasu’da üç sene geçiren herkes nüfusun bu dönemde aşırı yoğunlaştığını biliyor olmalı. Geçen sene pandemi olmasına rağmen bu aylar ciddi yoğun geçti. Bu sene belki Antalya ve Güney Ege’de meydana gelen yangınlar, tatil için bu bölgeye gitmeye hazırlanan İstanbulluların rotasını buraya çevirecek. Yani yoğunluk bir kat daha fazla olabilir. Kaldı ki hafta sonları yüz binlerle ifade edilen telefon sinyallerinden söz ediliyor.

Karasu’nun planlaması yerleşik nüfusa göre yapılıyor.

65-66 bin kişiye göre polis, doktor, ödenek falan…

Ama hizmet edilmesi gereken kişi bundan en az 10 kat fazla.

Matematik diyor ki, “Bir eşitlikte iki taraf da eşit oranda artmak zorundadır.”

Yani Karasu’nun nüfusu 10 kat artıyorsa, polis sayısı da 10 kat artmak durumundadır.

Bu oran insanlara fazla geliyor. Kardeşim bir kişi on kişilik çalışmak zorunda mı? On kişinin yapacağı bir işi bir kişi nasıl yapabilir? Bunu ne kadar sürdürebilir? Ne kadar verimli olabilir?

Karasu’nun nüfusunun 10 kattan fazla arttığı sayılarla ortaya konuluyor.

Peki Allah’ını seven söylesin. Karasu’ya bir tane bile kalıcı polis atanmış mı? Çevik Kuvvet caydırıcı bir güç olarak hizmet yapıyor. Ancak genel işleyişe katkısı tartışılır.

Karasu’da meydana gelen bir olayın adliyeye intikal süresi 4 ayı bulabiliyor. Az zorlasanız zaman aşımı olacak zaten.

İki farklı yerde olay olsa Karakol kilitleniyor.

Olaylardan hangisi önemliyse ona öncelik tanınıyor.

Tüm bunlar yaşanırken Karasu’ya palyatif (günlük) çözümler dayatılıyor. Allah aşkına, Emniyet’in güçlendirilmesi için hep bir ağızdan “İmdat polis” diye bağırmamız mı gerekiyor?

 

Sahil Projesi’nde revizyon şart

32 Evler ile Küçük Boğaz arasındaki alanda uygulanan Sahil Projesi ilçe gündemine duvar ile geldi. Oysa ben projeyi gördüğümde asıl problemin duvar değil yolun planlaması olduğunu söylemiştim.

Sırf bu söylemim yüzünden projenin bitmesini beklemeyen aceleci kitleden kabul edildim.

O zaman dile getirdiğim konuyu şimdi bir kez daha konuşalım. Ben o zaman dedim ki, “BU projenin iki kenarında park yeri koyuyorsunuz. Adam sahil kenarına gideceği için kenara baka baka park yeri arasa. Birkaç araç arkasında bir dolmuş olsa ve onun arkasında da bir ambulans olsa trafik ne hale gelir? Yolun ortasındaki beton kısmı (refüj) kaldırın, park yerlerinden bir şeridi iptal edin ve ambulans için acil kullanım yolu açın.”

Söylediklerimizden sadece refüj kaldırıldı.

Şimdi gelelim mevcut duruma. Minibüsler mecburen o yolu kullanıyor. Yolun iki kenarı da park etmiş araçlarla dolu. Ambulans aynı yolu kullanmak durumunda.

“Araçlara göre planlanmış bir şehir olmayalım” düşüncesinde olduğunuz anlaşılıyor da…

Araçları yok saymak ya da tüm araç sürücülerini sahil dışına zorlamak mümkün olmuyor.

Şimdi yapılması gereken, yeni park yeri bulmak. Yolu genişletilmesi mümkün değilse, projenin bütünlüğünden feragat edilse de belli bölgelere otoparklar oluşturup soruna kalıcı çözüm bulmak. Yoksa sıkıntı büyüyerek devam edecek.

 

Adalet herkese lazım oluyor

Karasu’da seçimin ardından personel revizyonuna gidildi. Belirlenen kriterle (son iş girenden önce çalışana doğru işten çıkarma) insanların iş akitleri sona erdirildi.

Ancak bu kişilerin yargıya gitme hakları da vardı. Yargıya gidenlerden bazıları çalışma haklarını hukuken kazandı. Ardından belediye yönetimi bu yargı kararlarını bir üst mahkemeye taşıdı.

Bu esnada işten atılan, hukuki hakkını kazanan ve işe girmek için gün sayan personelin şahsi borçları da birikti. Para kazanmadan yaşamlarını devam ettirdikleri için de hayatları zorlaştı.

Bu esnada farklı kişiler (hangi kritere göre olduğunu bilmiyorum) belediye şirketinde ve belediyede çalışmaya başladı.

Yargıdan dönüş hakkı kazananların aldıkları karar belediye yönetimi tarafından üst mahkemeye taşındı. Neticede bazıları yeniden işe dönme hakkını yargıda kazanmış oldu.

Ancak iş bununla da bitmiyor. Belediye yönetiminin tüm bu koşullara rağmen tazminatını verip yollama hakkı var.

Yetkili arkadaşlarla konuştuğumuzda dava kazananların işe alınmayacağını bunun örnek teşkil edip belediye yönetiminin otoritesini sarsabileceğini söyledi. Dolayısıyla bu arkadaşların yeniden işe alınması mümkün görünmüyor. Tazminatları ödenecek ve kendilerine kapı gösterilecek.

Biz bu işte bir adaletsizlik olduğunu düşünüyoruz. Bazı şeylere yetkiniz olabilir. Ancak adalet anlayışı içinde bazı haklarınızdan ve yetkilerinizden feragat edebilirsiniz. Bu sizi daha az saygın yapmaz. Aksine yüceltir.

Bir de…

Adaletin sağlanmasına rağmen belediye başkanının kendi iradesi doğrultusunda birilerinin kaderini tayin etmesi…

Ne bileyim benim içime sinmiyor.

 

Yangına körük lazım değil

Bir yerde ölüm olduğunda önce cenaze ortadan kaldırılır daha sonra mal paylaşımına gidilir. Cenazenin başında, henüz kriz devam ederken tartışmak, suçlu aramak ya da tereke paylaşmak hoş karşılanmaz.

Türkiye’nin birden fazla yerinde eş zamanlı yangınlar çıktı. Bir sabotaj olduğu resmen açıklanmamakla beraber, akılla yapılan yorumlarda bu olayın saldırı olduğunu ortaya koyuyor.

Ancak bir anda, yangınların çıkması, söndürülmesi değil de, Türkiye’nin söndürme uçağına sahip olup olmaması konuşulmaya başlandı.

Yangını bir söndürelim, tabiri uygunsa cenazeyi bir kaldıralım, suçluyu haklıyı sonra konuşuruz.

 

Habercilik

Gazetecilik konusunda herkesin bir fikri var. Pek çok kişi gazeteci eksperi. “Böyle gazetecilik olmaz” diye ağzını açan istediğini söyleme hakkına sahip.

Herkesin kafasında bir gazetecilik şekli var. Aslında herkesin aklında aynı şey var, “Benim istediğimi yazan kişi gazetecidir. Diğerleri değildir…”

En basit tanımı bu. Zaten insanlar kendi istediklerini yazan gazeteleri takip ediyor, kendi istediğini yazan gazetecileri ciddiye alıyor.

Ben buna da karşı değilim de…

Kardeş. 5 yıl boyunca gazetecilik alanında profesörlerden, deneyimli gazetecilerden ders alan, 1999 yılından bu yana aktif gazetecilik yapan birine bari gazetecilik anlatmayın.

Beğendiğinizi takip edin beğenmediğinizi yok sayın. Ama lütfen gazeteciliği, gazeteleri tasnif etmeyin.

Gazeteciliğe saygınız yoksa bilime ona da yoksa emeğe saygınız olsun.

‎@muniralikara