Köşe Yazıları

Hüda verdi kıymet bilinmedi

Geçen iki hafta, Türkiye’nin muhtelif illerinden gelen misafirlerimize ilçemizin doğal ve tabii güzellerini gösterdik. Misafirlerimizin kafasında canlanan ortak düşünce bu kadar güzellik nasıl olur da hiç esirgenmeden bir beldeye verilir, bu insanlar bu cennet mekânda yaşayabilmek için ne yapmış olabilirler? Ben de siz bizim hep Tanrı tarafından lütfedilen güzelliklerimizi gördünüz; bu güzellikleri ve iyilikleri bizim nasıl perişan ettiğimize daha tanık olmadınız diyerek onlara hem anlatıp hem de bizzat yerinde göstermek için Kuzuluk rampasından inerek aracımı şehrin ortasından geçen, drenaj kanalı vasfı ile açılan kanal boyuna çevirdim.

Kaymakamlığın karşısından aracımızı doğuya doğru çevirdik. Gözlerimiz kanalda. Kanalın içi katranımsı bir sıvı ile dolu. Sıvının üzeri poşet, pet şişe vb. çöplerle kaplı. Biraz daha ilerliyoruz, bu sefer suyu görmek imkânsız. Kanal üzeri yeşil yosun örtüsü ile kaplanmış. Araçtakiler gördükleri manzaradan pek haz almamış olmalılar ki ‘burayı temizlemek çok mu zor acaba? Bu pislik bu kokuya değer mi?’ Sözlerini mırıldandılar.

Misafirlerimiz 17:00’de ilçeden gidecekleri için, birlikte kahvaltı yapma düşüncesiyle plaj caddesinde bulunan fırından ekmek almak üzere fırının önüne park ettik. Ben araçtan inip fırına girdim ve sıraya girdim. İçeride 5 dk kalmadan, sıcak mis gibi kokan ve insanın iştahını açan ekmeğimi alıp arabaya döndüm. Ne göreyim, sileceğin altında parkomat fişi. Fişi yeni koymuş araçtan uzaklaşmakta olan şahsı sırtındaki beyaz çizgili fosforlu, turuncu yeleğinden tanıdım. “Hop hop delikanlı, daha 5 dk olmadı neden hemen fişi buraya koydun?” diye seslendim. Görevli mahcup bir eda ile gelerek fişi aldı. Araca binince misafirlerimiz ‘nedir o’ diye sordular. Ben de “sormayın, aracınızı cadde ve sokak boyunca 5 dk bırakamıyorsunuz. Anında belediyenin talimatıyla görevliler pirana misali saldırıyorlar. Ama zavallı çocukların yapacağı bir şey yok, verilen talimat.” dedim. Misafirlerimizin hepsi bu uygulamaya esefle yaklaştılar. Bir tanesi bu durum esnaflara da zarar veriyordur diye mırıldandı.

Eve giderek afiyetle kahvaltımızı yaptık. Saat epey ilerlemişti. Öğle üzeri olmuştu. Gelin sizi kent içerisinde de dolaştırayım, biraz da ara sokaklarımızı görün dedim. Yalı Mahallesi ve Aşağı Aziziye Mahallesi sokaklarında turlamaya başladık. Araçtan her teker döndüğünde farklı sesler geliyordu. Sokaklar sokak değil, sanki aylarca İsrail bombardımanına tutulmuş Gazze gibi. Hava güneşli olunca her taraf toz, toprak; yağmur yağınca su ve çamur deryası.

Arabanın yönünü sahile Doğu Karadeniz Caddesine çevirdim. Akkum’dan merkeze doğru geliyoruz. Misafirlerimizin gözü deniz kenarındaki dalga kıranlara çevrildi. Bir tanesi “Bunlar nedir?” diye sordu. Ben “bunlar dalga kıran, onların olduğu yerler çok değil kısa süre öncesine kadar kumsaldı. Zamanında tedbirini alamadık, kıyı erozyonu oluştu. Her yıl deniz metrelerce içeri girmeye başladı. Bu durum gerekli incelemeler yapılmadan limanın kurulmasından oluştu. Tek sebep o mu bilemem ama maalesef ülkemizin en uzun ikinci sahili sular altında kalıyor.” dedim.

Misafirlerimizin birisinin dudaklarında “Hüda vermiş, siz kıymetini bilememişsiniz.” sözleri döküldü.