İşlevsiz tesisler kalitesiz eğitimciler

Dünya ile bağımızın koptuğu ve çelişkiye düştüğümüz en önemli nokta teknoloji ve mesleki branşlarda insan yetiştirme noktasıdır.
Dünyada eğitimciler her şeyi geliştirir bizde ise tam tersi olur. Konumuz spor olunca haliyle doğru cümle şu olmalıdır: Türkiye’de sporu tesisler ve para değil, antrenörler geliştirmelidir.
Uluslararası Antrenör Eğitmeni Wayne Goldsmith diyor ki;
“Sporcular tesislerle ilgilenmezler. Onları nasıl hissettirdiğinizle ilgilenirler.”
Türkiye’de spor yatırımları konuşulduğunda genellikle hep aynı cümleler gündeme gelir.
“Tesis yetersiz, daha fazla salon yapmamız lazım. Daha çok fon sağlarsak her şey düzelir, Bakın o ülkeler neler yapıyor; bizim neden geri kaldığımız belli.” ve yazıyı okuduktan sonra anlayacaksınız.
Oysa bu söylemler, sporun gelişimini sadece fiziksel altyapıya indirgerken, sorunun esas kaynağını göz ardı etmektedir. Uluslararası antrenör eğitmeni Wayne Goldsmith’in de vurguladığı gibi, sporun sürdürülebilir gelişimi para ve tesislerle değil, sahadaki ilişkilerle mümkündür. Başarıyı belirleyen en önemli unsur, antrenör ile sporcu arasındaki bağdır.
Bakın, son 20 yıldır Türkiye’nin dört bir yanında işe yaramaz bir sürü üniversite, devasa İmam hatip okulları, atmış kişinin anca gittiği, atmış bin kişilik ibadet haneler ve devasa gösterişli spor kompleksleri yükseliyor: olimpik yüzme havuzları, kapalı salonlar, atletizm pistleri… Mimarileri çok çok etkileyici, maliyetleri çok yüksek. Ama işlevleri çoğu zaman sınırlı olunca, haliyle bunlara yüz binlerce üniverste diplomali genc işsizler ordusu eklendi, ekleniyor…
Yöneticiler şu temel prensibi hep ihmal ettiler, düşünmüyorlar, bilinçsizce kararlar veriyorlar, insanlarımız ise sormuyorlar sorgulamıyorlar.
Yani biat kültürü.
“Biz bu devasa modern tesisleri yapıyoruz ama bu tesislerde çocuklara kim yol gösterecek? Kim eğitecek, Onlara kim değer verecek, kim onların potansiyellerine inanacak, gelişimlerini takip edecek?”
İşte… Türk eğitiminde ve sporunda sorun, tam da burada başlıyor. Kalitesiz eğitim ve yetiştiriciler.
Tesis var, okul var, ibadethane var ama yeterli cemaat yok, öğretmen yok, sporcu var ama etkili antrenör yok. Antrenörün var olduğu yerde de değer veren yönetici yok.
Bir yanda modern tesislerde yalnızlaşan çocuklar… Diğer yanda sokakta top koşturan, çimlerde güreşen, eski salonlarda ter döken ama değer gören, görülmekten güç alan gençler…
İkisi de aynı ülkenin evladı. Ancak biri sporu bir yaşam biçimi olarak benimserken, diğeri sadece katılım listesine adını yazdırmakla yetiniyor. Aradaki fark, ne zeminde ne ekipmandadır. Aradaki fark, antrenörlükte ve rehberliktedir.
Türkiye’de on binlerce antrenör görev yapıyor. Ancak bu sayı, eğitimin niteliğini ölçmek için yeterli değil.Sadece rant üzerine kurulmuş ve on beş günde, otuz günde kabak yetişmemesine rağmen biz yüz binlerce lira gelir için antrenör yetiştirdik diyoruz, sadece diyoruz…
Bugün birçok antrenör; Çocuk gelişimine uygun yükleme yapmayı bilmiyor, İletişimde yetersiz kalıyor, Pedagojik donanıma sahip değil, Sporu sadece teknik bir disiplin olarak görüyor.
Bakın size bir örnek vereyim. Ben binlerce öğrenci yetiştirdim hepsinin adını bilirim ve yıllar geçmesine rağmen hala hatırlarım.
İyi bir antrenör; Her sporcunun adını bilmelidir, öğrencilerinin duygularını hayallerini bilir ve endişelerini tanır, Hatalardan ders almayı, öğrenmeyi teşvik eder, Onu skora odaklı mekanik bir varlık olarak görmez, sporu bir karakter eğitimi olarak görür.
Ancak mevcut sistemde bu anlayışı besleyecek eğitim yapısı eksiktir. Sertifikasyon süreçleri teknik detaylara sıkışmış, insana dokunan içerikler geri planda itilmiştir.
Başarının sadece para ve tesisle geleceğine dair düşünceler gerçeği yansıtmıyor. Çünkü çocuklar değer görmedikçe, en modern tesisler bile ruhsuz ve işlevsiz yapılardan öteye geçemez.
Ne yazık ki, Türkiye’de spor yatırımlarının büyük kısmı betona, çok azı ise insana yöneliktir.
Türkiye’de antrenörlük sisteminin görünmeyen noktaları. Özellikle futbol alanın da, federasyonların çoğu, antrenör eğitimine stratejik bir vizyonla yaklaşmak yerine, kısa süreli seminerlerle süreci geçiştiriyor.Yerel düzeyde çalışan binlerce antrenör, gelişim ve mentörlük desteğinden yoksun bırakılıyor. “Sporcu yetiştirmek” ile “insan yetiştirmek” arasındaki fark, hala birçok yönetici ve eğitmen tarafından tam anlamıyla kavranabilmiş değil.
Bu eksiklikler, sporcunun duygusal bağ kuramamasına ve spordan kopmasına yol açıyor.
Bu nedenle; İnsan odaklı Antrenör gelişimi için beş stratejik adım atmak zorundayız.
Antrenör eğitim programları yalnızca teknik değil; psiko-sosyal, pedagojik ve etik modüllerle yeniden yapılandırılmalıdır.
Çocuklarla çalışan antrenörlere yaş grubuna özgü gelişim modelleri öğretilmelidir.
Mentörlük sistemleri kurulmalı, genç antrenörler, deneyimli isimlerle sahada birlikte çalışmalıdır.
Spor psikolojisi, iletişim ve kriz yönetimi eğitimleri zorunlu hale getirilmelidir.
Başarı, sadece sonuçla değil, süreç, bağ ve etki odaklı kriterlerle değerlendirilmelidir.
Yazıyı, Wayne Goldsmith’in sözüyle bitirmek istiyorum: “Spordaki en güçlü tesis, her sporcunun adını bilen ve onunla gerçek bağ kurabilen bir antrenördür.”
Türkiye’de sporun geleceği, daha fazla tesisle değil, daha fazla bireye dokunan, rehberlik eden ve ilham veren antrenörlerle inşa edilecektir. Çünkü sporda gerçek dönüşüm, politika belgelerinde değil, antrenör-sporcu ilişkisinin kalitesinde saklıdır.
Yani, mesele para ve yapı değil, antrenör-sporcu temasının kalitesidir. Gerçek gelişim, orada başlar.
Özet olarak; Antrenör eğitiminin niteliği ve sürdürülebilirliği, sporcunun sadece skora odaklı, mekanik bir varlık değil, duyguları, hayalleri ve gelişim süreci olan bir birey olarak görülmesi gerekliliği.
Sağlık ve esenlikle…

Exit mobile version