Köşe Yazıları

Melih Erol,”Osteoporoz (Kemik erimesi)”

Osteoporoz, vücudumuzdaki kemiklerin sertliklerinin azalıp, kalitelerinin bozulması sonucunda daha zayıf
ve kırılabilir hale gelmeleri ile ortaya çıkan ve tüm iskeletimizi etkileyen sistemik bir hastalık. Osteoporoz,
ortalama yaşam süresinin uzaması ve yaşlı nüfusun artmasıyla, günümüzde en sık görülen
hastalıklardan biri haline geldi. Yapılan çalışmalar; 50 yaş üzerindeki her 3 kadından 1`inin ve her 5
erkekten 1`inin, hayatının bir döneminde kırık yaşayacağını gösteriyor. En iyi osteoporoz tedavisi ise
risklere karşı korunmaktır.
Osteoporoz, daha çok kadınların maruz kaldığı bir hastalık olarak bilinse de, erkekleri de etkileyen önemli
bir sağlık problemi. Osteoporozun bilinen en önemli risk faktörü ise yaşlanma. İçinde bulunduğumuz
yüzyılda hastalıkların tanı ve tedavisinde yaşanan olumlu gelişmeler, insanların ortalama yaşam
sürelerini uzatsa da, yaşla birlikte artan pek çok hastalık gibi osteoporozu da sağlık gündeminin ilk
sıralarına oturtuyor. Çünkü tüm dünyada yaşlı nüfusun artmasıyla birlikte osteoporoz ve osteoporoza
bağlı kırıkların görülme sıklığında da önemli bir artış yaşanıyor. Günümüzde, kalça kırıklarından ölüm,
kalp ve kanser hastalıklarına bağlı ölümlerden sonra üçüncü sırayı alıyor.
Kemikler aslında yapım ve yıkım faaliyetleriyle sürekli yenilenen canlı dokular. Bu yapım ve yıkım süreci,
kadınlarda 30 yaşına kadar dengeli bir şekilde devam ederken, bu yaştan itibaren denge, yıkımın lehine
değişiyor. Doruk kemik kütlesinin oluştuğu 30 yaşından sonra kadınlarda, yıllık yüzde 0.5`lik bir oranda
geri dönüşümsüz kemik kaybı başlıyor. Bu kayıp, özellikle menopozdan itibaren daha da hızlanıyor ve
kaybedilen kemik dokusu miktarı, kadının ileride kemik kırığıyla karşılaşıp karşılaşmayacağını belirleyen
en önemli etkenlerden birini oluşturuyor.
Osteoporoz en fazla, vücudun yükünü taşıyan omurları etkiliyor. Tüm osteoporoz olgularının yüzde 47`si
omurlarda, yüzde 20`si kalçada, yüzde 13`ü bileklerde ve yüzde 20`si diğer kemiklerde görülüyor.
Omurlardaki çökme kırıklarına bağlı olarak, özellikle ileri yaşlarda boyda kısalma oluşabiliyor. Başta
kalçada olmak üzere diğer kemiklerde de, hafif düşmeler sonucunda veya kendiliğinden, ölümcül olabilen
kırıklar oluşuyor.
Osteoporozun en önemli sonucu kırık ve buna bağlı olarak gelişen sakatlıklardır. Özellikle 50 yaşın
üzerinde kalça, omur ve el bileği kırılma riski, kadınlarda yüzde 40, erkeklerde ise yüzde 13 olarak kabul
ediliyor. Bu istatistiksel veriler, her 50 yaşın üzerindeki 10 hastadan 4 tanesinin kalça, omur ya da el
bileği kırığı ile karşılaşma riskine sahip olduğunu ortaya koyuyor. Kırığın maliyetlerini ve sosyal yönünü
ortaya koyduğunuzda ise ortaya büyük problemler çıkıyor. Bugün ABD`de yılda 1.5 milyon kırık meydana
geliyor. Bunun 300 binini kalça, 700 binini omur, 250 binini el bileği, 300 binini ise diğer kırıklar
oluşturuyor. Kalça kırığına maruz kalan hastaların yüzde 20`si, ne yazık ki ilk 1 yıl içerisinde
kaybedilirken, yüzde 30`dan fazlası sakat kalıyor. 1990`lı yılların başında 1.7 milyon olan kalça kırığı
sayısının, 2050 yılında 6.5 milyona çıkacağı zannediliyor.
Risk faktörleri, majör ve minör olmak üzere iki başlık altında toplanıyor. Majör risk faktörleri arasında en
çok düşük kemik yoğunluğu görülüyor. Bu nedenle menopoz yaşı olarak kabul edilen 45-50 yaşlarında
mutlaka bir kez kemik yoğunluğu ölçümü yaptırılması gerekiyor.
Risk faktörleri değerlendirildikten sonra bu ölçümlerin ne sıklıkta tekrarlanacağının hekim tarafından
belirlenmesi gerekiyor. Genellikle bizim tercihimiz 1 yıldır. Ama 2 yılda bir tekrarlamak da oldukça yaygın.
Aslında ilk yıl ve daha sonraki yıllarda elde edilen sonuçlar kaç yılda bir tekrarlanması gerektiğini ortaya
koyuyor. Bir diğer risk faktörü de yaş. Kemik yoğunluğu aynı olan biri 50, diğeri 80 yaşındaki iki hastanın
kırığa maruz kalma riski birbirinden çok farklıdır. Çünkü yaşla birlikte kemik kalitesi de bozulur. Kalitenin
bozulması, yoğunluk ne olursa olsun kırık riskini artırmaktadır. Geçmişteki bilgilerimizin aksine, kırık
riskini değerlendirirken artık sadece kemik yoğunluğuna değil, kemiğin mikromimari yapısı ve kalitesine
de bakıyoruz. Daha önce geçirilmiş olan kırıklar, kırık riskini artırır. Eğer hastanın geçmişinde bir omur
kırığı varsa, 1 yıl içinde yeni bir omur kırığı oluşma riskinin 5 kat, kalça kırığı riskinin ise 3 yıl içinde 2 kat
arttığını söylemek mümkün. Anne, kız kardeş ya da teyzelerde geçirilmiş bir kırık hikayesi varsa, yeni bir
kırık geçirme riski 1 yıl içinde 1.5 ile 2 kat arasında artıyor.
Osteoporozun minör risk faktörlerinin başında ise cinsiyet yer alıyor. Çünkü her 5 kırıktan 4`ü kadınlarda
görülüyor. Beyazların kırık riski ise Afrikalı kadınlara oranla çok daha yüksek. Günümüzde genetik
özelliklerin de kemik yapısını yüzde 70 ile 80 oranında etkilediği düşünülüyor. Aşırı alkol ve kafein
tüketimi, kortikosteroid adı verilen ilaç grubunun ve tiroid tedavisinde kullanılan ilaçların uzun süreli
kullanımı da osteoporoz riskini artıran nedenlerden. Östrojen hormonunun eksikliği de osteoporozun
gelişimini tetikliyor. Erken menopoz ya da cerrahi girişim sonucu meydana gelen menopoz, kemiğin
yapım ve yapım dengesini yapım aleyhine bozuyor. Bu nedenle 38 yaş ve öncesinde herhangi bir
nedenle menopoza girmiş olan kadınların, osteoporoz açısından yakından incelenmesi gerekiyor. Ayrıca
tiroid bezi, ağır karaciğer ve böbrek hastalıkları, bazı romatizmal hastalıklar yine minör faktörler arasında
yer alıyor.
Osteoporozun en önemli belirtisi kırıklardır. Halk arasında osteoporozla ilgili yanlış bilinen şey,
osteoporozun ağrıya neden olabileceğidir. Kırık olmadığı sürece osteoporoza bağlı ağrı oldukça nadir
görülür. Omurga üzerinde ortaya çıkan kırık sonucu; boy kısalır, duruş bozukluğu ve kamburluk ortaya
çıkar. Kamburlaşma sonucunda kemikler, karın boşluğu ve göğse baskı yapar. Buradaki organlar
olumsuz etkilenirken hastanın vücut imajı bozulur. Bu da psikolojik sorunların ortaya çıkmasına,
osteoporoz hastasının toplumdan uzaklaşmasına neden olur.
Osteoporozun tedavisinde geçmiş yıllarda akıllara ilk olarak hormon tedavisi gelirdi. Ancak son yıllarda
bu tedavi yöntemini pek önermiyoruz. Hormon tedavisinin sadece terleme, ateş basması, uykusuzluk,
sinirlilik gibi menopozun diğer etkilerinin yoğun olarak yaşandığı zaman kullanılması gerekiyor. Onun
dışında sadece osteoporoz tedavisinde hormonun yeri yok. Osteoporoz tedavisinde amaç; kırıkların
önlenmesi, kemik mineral yoğunluğunun korunması ve hatta arttırılması, kırığa ve duruş bozukluğuna
bağlı şikayetlerle mücadele ve günlük aktivitelerin maksimuma çıkarılarak yaşam kalitesinin artırılması
olmalı. Onun yerine bifosfonatlar, stronsiyum gibi elementler, selektif östrojen reseptör modülatörleri yani
SERM`ler, kalsitonin, parathormon, bitkisel kaynaklı östrojen ihtiva eden ilaçlar tercih ediliyor. Tedavide
mutlaka kemiğin yapı taşı olan kalsiyumun ve kalsiyumun emilimini artırmak için D vitamininin yer alması
gerekli.
Kemik sağlığı için 4 öneri
– Osteoporozdan korunma anne rahminde başlıyor. Bebeğin anne karnındaki beslenmesi kemik sağlığını
yakından etkiliyor. Korunma, doruk kemik kütlesini maksimuma çıkarmak anlamına geliyor.
– Kemik kütlesi 30 yaş civarı maksimuma ulaşıyor. Dolayısıyla 30 yaşından önce kemik kültesi yoğunluğu
ne kadar artırılırsa, kırık riski de o kadar azalıyor.
– Doruk kemik kütlesini maksimuma çıkarmak için önemle üzerinde durulan konulardan biri egzersiz,
diğeri de beslenmenin düzenlenmesi. Bu yüzden çocukların; basketbol, voleybol, ip atlamak, zıplamak ve
dans etmek gibi kemik yoğunluğunu artırıcı fiziksel aktivite ve egzersizler yapmaya teşvik edilmesi
gerekiyor. Ancak ileri yaşlarda bu sporları yapmak zor olduğu için sert adımlarla yapılan tempolu
yürüyüşler tavsiye ediliyor.
– Beslenmenin en önemli iki noktasını kalsiyum ve D vitamini alımı oluşturuyor. İleri yaşlarda bir kişinin
günlük kalsiyum ihtiyacı 1500 mg. Bunun tamamını besinlerle almak mümkün olmadığı için mutlaka
ilaçlarla desteklenmesi gerekiyor. D vitaminin en önemli kaynağı ise güneş. Ayrıca balık ve balık ürünleri
de önemli bir D vitamini kaynağı.