Köşe Yazıları

Başımızın belası mı baş tacımız mı

Eskiden komşular birbirine “çamaşırı neyle yıkıyorsun?” diye sorar, muhabbet deterjan markasında filizlenirdi. Şimdi aynı komşu, sizin hangi filtreyle story attığınızı merak ediyor. Evet, devir değişti. Dijitalleşme denilen o görünmez tsunami hepimizi alıp bir yerlere savurdu. Kimimiz Instagram’da kahve içerken “iş toplantısı” yapıyor, kimimiz X (eski adıyla Twitter) üzerinden siyaset analizleri yapıp köfte tarifiyle bitiriyor.
Türkiye olarak bu dijital dalgaya öyle bir atladık ki, sanki yıllardır bizi bekliyormuş gibi. Sosyal medya platformlarında geçirilen sürelerde dünya sıralamasında zirveyi kimseye kaptırmıyoruz. Ortalama bir Türk vatandaşı günde 3-4 saatini sosyal medya mecralarında geçiriyor. Bu süre bazıları için ise neredeyse uyku süresini geçmiş durumda. Zaten Instagram reels’larına dalıp sabahı edenlerin sayısı, “bir bölüm dizi açtım” deyip sezonu bitirenlerle yarışıyor.
Ama dijitalleşme sadece vakit harcamak değil elbet. Kimi için ekmek teknesi, kimi için sahne, kimi için de terapi. Sosyal medya üzerinden satış yapan girişimciler, dijital içerik üreticileri, online eğitimciler ve hatta “influencer anneler” yepyeni bir ekonomi oluşturdu. Hatta bir fotoğrafın altına düşülen yorum bile bazen bir kampanyayı şekillendiriyor. Algılar burada yönetiliyor, gündem burada kuruluyor, krizler bile bazen buradan çözülüyor (ya da daha da büyüyor).
Peki ya mahremiyet? Eskiden biri evine geldiğinde “terlik giydirelim” diye düşünülürdü, şimdi biri profiline girince “story mi attım acaba?” paniği yaşanıyor. Özel olanla kamusal olanın iç içe geçtiği bir dönemdeyiz. Herkes her şeyin uzmanı, herkesin fikri var ama kaynak? Google zaten cevabı veriyor, doğruluğu ikinci planda.
Yine de bu yeni dünyanın suçunu tamamen sosyal medyaya atmak kolaycılık olur. Aslında olan, bizim dijital araçları nasıl kullandığımızla ilgili. Tıpkı bir bıçağın yemek yapmakla zarar vermek arasında bir yerde durması gibi… Sosyal medya da istersek bize dünyaları tanıtır, istersek saatlerimizi çalar.
Sonuç olarak, dijitalleşme ve sosyal medya Türkiye’de bir nevi ikinci kimliğimiz oldu. Kimi zaman güldüren, kimi zaman düşündüren, çoğu zaman da bağımlılık yapan bir kimlik bu. Önemli olan; dijital dünyanın içinde var olmak değil, bu dünyada nasıl var olduğumuz. Takip ettiğiniz kadar takip ediliyorsunuz, beğendiğiniz kadar göz önündesiniz. Kısacası: Parmaklar klavyede, gözler ekranda, akıl nerede?