Köşe Yazıları

Anılardan bir yılbaşı hikayesi

Bu hafta biraz alanımızın dışına çıkıp siz okuyucularımızla dertleşmek geldi içimden.
Sizleri biraz eskilere eski yıllara götüreceğim.Hani Karasu’ya kar yağdı diye şaşıranlar varya, Kar nasıl yağardı bilir misiniz Erzurum’a?
Yüce Tanrı öğle bir cömert yağdırırdı ki tek katlı evimizin toprak örtüsüne kadar,evimizin kapısını açtığımızda kar kapatmış olurdu ve tabiki iş başa düşer ve kazma kürek koyulurduk yol açmaya.Değerli okuyucular inanın bana o açtığımız kar tüneli elli hatta yüz metreyi geçerdi.
Ama hiç küsmezdik hayata tam tersi,Yüce Tanrı’nın cömertçe yağdırdığı kar gibi yüreklerimizde cömertti.Çünkü;karın bin bereket olduğunu bilirdik.Beyaz afet deyip,kara nankörlük etmezdik, tam tersine karın yüreğimize yansımasıda insan ve doğa sevgisi ve tabi ki saygısıydı…
Ve bu sevgi saygı öylesine değerli idi ki bizim için, Ekmeğimizi aşımızı komşularımızla paylaşır, beraber sevinir, beraber üzülürdük,en önemlisi ise doğa anaya minnet
duyardık,dualarımızdan, güneş, ay, yıldızlar,yağmur,kar,ormanlar ve tabiki içinde yaşayan her türlü canlı cansız varlıklar eksik olmazdı.
Kar beyazdı,yağan kar gibi duygularımız da beyaz ve tertemizdi.Biz o karı avuç avuç yer tadına doyamazdık,kendi yaptığımız derme çatma kızaklarımız vardı,Ömer duygun ilk okulunun bulunduğu tepeden bırakırdık kendimizi taa ayakkabıcı Tahsin eminin sokağından aşağı taş binalı iş bankasının oradan çıkardık. Sonrasında ise toplanır ve kale içine gider maç yapardık o karda kışta.Ne hikmetse hiç kavga etmezdik kim yenerse yensin…
Çünkü yüreğimizde Tanrının biz insan türü canlılara verdiği en büyük değer olan saygı sevgi ve hoşgörü vardı,onu paylaşmak,bölüşmek,tabiki bu şekilde de artırmak vardı saygıyı sevgiyi hoş görüyü…
İnsanları “Müslüman,gavur, Alevi Sünni,Türk, Kürt, sağcı, solcu,siyah beyaz” vsvs yaftalamazdık.
Çünkü hepimiz kardeştik birdik ve beraberdik tasada kederde neşede mutlukta ve bize her türlü inanca, her türlü etnisiteyeve  her türlü renge rağmen Türk milleti deniyordu ve öyleydik,Ergenekon’daki Tanrı dağları gibi ulu ve asla parçalamayacak kaya kadar sağlamdık.
Ve biz, bu Türkiye cumhuriyeti devletini kuran Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını her zaman saygıyla minnetle anacak kadarda özüne köklerine bağlı bir ulustuk…
Ve bu gün 65 yaşına girdim o günlerden bu günlere nasıl geldik diye sorarım kendime ama bir türlü sorunun cevabını bulamam, bu kırk parçaya bölünmüşlüğümüzün nedenlerini…
O zamanlar,14 numaralı fanuslu lambanın ışığında ders çalışır ve yine küçük lambalı radyolardan dünyayı dinlerdik.Siyah önlüklerimiz ve beyaz yakalıklarımız vardı ve ben galiba o yüzden Beşiktaş’ı tutuyorum hala.Televizyon falan yoktu 1974 yada 75 yıllarda gördük paket yayın yapan TV’leri.Ankara’daki haberleri biz üç gün sonra dinlerdik.
Hele yılbaşı gecelerinde bu radyoların başında nasıl da kümelenirdik.Çocukluk işte.Bayramlar gibi yılbaşının gelmesini de iple çekerdik. Yılbaşı yaklaştımı heyecanı çarşıya pazara ne güzel de yansırdı.Caddelerde sürü halinde gezdirilen satılık hindiler yılbaşının habercisi olurdu.Mağaza vitrinlerinde pamukla yazılmış “Hoş Geldin Yeni Yıl” yazıları caddelere ayrı bir renk katardı.
Yani değerli okuyucular,yoktu yoksulduk ama Bayramlarda,seyranlarda,eğlenmenin,
neşelenmenin de bizim için bir çok değişik yolları ve halleri vardı.Yılbaşı gecelerinde bir araya gelen eşin,dostun,akraba ve komşuların birlikte neşelenmeleri, sanki de bir yıl içerisinde yaşanacak sevinçlerin, kederlerin beraberce göğüsleneceğinin ifadesi olurdu bizim için.