Zabıtadan para cezası yetkisi alınmalı

 

Karasu’da yüzlerce kişiye belediyenin zabıta ekipleri tarafından park cezası kesildi (Sayıda bir abartı olmadığından emin olabilirsiniz).

Yanılmıyorsam zabıta ekipleri hatalı park edene 390 lira civarında bir ceza kesiyor. Bu cezanın ödemesi belediyeye yapılıyor. Yani bu şekilde bir gelir elde ediliyor. (Bu şekilde de yüzlerce bin lira gelir elde edildiği iddia ediliyor. Ki bu da çok yüksek ihtimalle doğru).

Türkiye Cumhuriyeti’nde park cezası 144 lira. 15 gün içinde öderseniz elde ettiğiniz indirimle birlikte bu 108 lira idari para cezası olarak veriliyor. Aynı Türkiye Cumhuriyeti içinde yer alan Karasu’da park cezasını emniyet keserse 144 lira, zabıta keserse 390 lira ödüyorsunuz.

Sırf bu nedenle zabıta ekiplerinin polisten önce ceza kesmek için mücadele ettiği de konuşuluyordu (umarım mizahtır).

Yani aracınızı bir yere hatalı park ettiniz. O gün şanssız gününüzdeyseniz 390 lira ceza yiyorsunuz. Orta halli bir gün ise emniyet kesiyor ve 144 lira yiyorsunuz. Eğer çok şanslı gününüzdeyseniz ceza yemiyorsunuz.

İşin mizahı bir yana, ceza caydırıcılık olsun diye, vatandaşı disipline etmek için uygulanan bir yöntemdir. Gelir olsun diye ceza kesilmez.

Hukukta suçun cezası bellidir. Eğer bir uyumsuzluk varsa vatandaş lehine olan işletilir.

Emniyet ceza kesince, jandarma ceza kesince hatta hatta fahri trafik müfettişleri ceza kesince para nereye gidiyorsa zabıta ceza kesince de para oraya gitmelidir.

Ceza kesildiği için gelir elde edilecek diye düşünüldüğünden bu paranın takibi belediyeye bırakılmıştır. Ama bizde para gelsin diye ceza kesildiği izlenimi sezilmektedir.

Vatandaşın ekonomik olarak zorlu süreçten geçtiği şu günlerde yüzlerce kişiye ceza kesmek, can yakmak çok sağlıklı sonuçlar vermez.

Önerim odur ki, fahri trafik müfettişlerinden ve zabıtalardan trafik cezası kesme yetkisi alınmalıdır.

 

Zorunuza gidiyorsa okumayın

1933 yılından bu yana iki kez değişikliğe uğrayarak son şeklini alan ve ilkokul öğrencilerine okutulan Andımız, açılım süreci kapsamında kaldırıldı.

Sonrasında konu yargıya taşındı ve Danıştay, Andımız’ın kaldırılmasını iptal etti. Duruma Milli Eğitim Bakanlığı (nedense) itiraz etti ve bu kez aynı kurum Milli Eğitim Bakanlığı’nın itirazını da kabul etti (“Sen de haklısın” dedi).

Daha vahimi bu kararın çok önceden alındığı ancak medyaya bilerek sızdırıldığı, bu şekilde de kamuoyunun tepkisinin ölçüldüğü iddia edildi.

Biz hukukun üstünlüğüne güvenmeliyiz de hukuk da kendi üstünlüğünü kabul ettirmeli.

Bu durum maçtaki ofsayt mıdır ki oy çokluğu ile karar veresiniz? Siz hukuk alimleri birbirinizi ikna edememiş, kararı oy çokluğu ile almışsınız.

Yani birinizin “ak” dediğine diğeriniz “kara” demiş, çıkan sonuca benim ikna olmamı bekliyorsunuz!

Hukuk gücünden değil, dedikodunun etkisinden istifade edildiği çalışıldığı konuşuluyor ki bu çok vahim bir tablo.

Gelelim Andımız’ın içeriğine…

Bu kararı alanların her birinin yaşı bizden yüksektir. Dolayısıyla Andımız’ın kaldırılması kararını alanların her biri küçükken en az bir kez Andımız’ı okumuş, en az bir kez “Türk’üm doğruyum” ifadelerini kullanmış, en az bir kez, “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” demiş, en az bir kez “Ne mutlu Türk’üm diyene” diye bağırmıştır.

Ama sonunda içtiği andı, ettiği yemini, bu şekilde tutmuştur.

Andımız meselesi ile alınan kararın zamanlaması da manidardır. İki yıldan beri karara bağlanmayan Andımız davası, tam da ekonomik saldırıların arttığı, Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atanmasının hararetli bir şekilde tartışıldığı, Yunanistan, AB ve İsrail’e nota verildiği gün karara bağlanıyor. (Daha doğrusu önceden alındığı iddia edilen karar basına servis ediliyor-sızdırılıyor).

Andımız bir kültür, bir ritüel. Milli duyguların tazelenmesi yani!

“Ne mutlu Türk’üm” denilmesinden mutluluk duymayan ne bilsin…

 

Bence gazeteci

Ayağına top değmemiş adam futbolcuları eleştirir. Ömründe mikrofon almamış adam siyasileri eleştirir. Ömründe iki satır yazmamış, toplum karşısında iki kelime etmemiş adam yazarları eleştirir…

Aynı adam “Bence doktor” diye söze başlamaz. “Bence öğretmen” diyemez, “Bence mühendis” diyemez, “Bence filozof” diyemez ama “Bence gazeteci” diye söze başlar.

Bunun sebebi aslında çok basit.

Doktorluk tıp fakültelerinde öğrenilir.

Öğretmenlik eğitim fakültelerinde.

Mühendislik fakültesi dışında mühendis yoktur.

Ama kendine “Ben gazeteciyim” diyen herkes gazetecidir. Hatta bunun için gazetede çalışmasına bile gerek yoktur. Adama “İletişim nedir” diye sorsan sana iki saat bakar, gazeteciliğin evrensel ilkeleri hakkında fikri yoktur, anlatım bozukluğu konusunda düşünce sahibi değildir, iletişim fakültelerinin kaç yıllık olduğunu bilmez… Ama gazetecidir.

Gazeteciler her mesleğin korunmasına ilişkin ihtimam gösterir ama kendi meslekleri elden giderken seyirci kalır.

Bunları sakın ha yereldeki arkadaşlarım için yazdığım düşünülmesin. Şahsi sıkıntılarımı köşeye taşımak adetim değildir bilirsiniz.

Burada canımı sıkan nokta şu:

Türkiye tutuklu gazeteci sıralamasında dünya liginde üst sıralara oynuyor. Ancak işin iç yüzüne baktığınızda tutuklu olanlar aslında farklı şeylerden içerde. Dahası neredeyse hiçbirinin gazetecilik diploması da yok. Siz önünüze gelene “gazeteci” derseniz bu adamlar da kendilerini “basın özgürlüğü” diye savunur.

Yani kardeş!

Sence gazeteci bence gazeteci diye bir şey olmaz. Gazetecilik devletin vermesi gereken bir unvandır. Tıpkı mühendislik gibi, avukatlık gibi, doktorluk gibi…

Anlatabildim mi?

 

Selvi gibi umutlar döndü birer iğdeye

Pazartesi akşamı gerçekleştirilen bakanlar kurulu toplantısının ardından Sakarya’nın umudu bir kez daha suya düştü.

Marmara Bölgesi’nde sadece Sakarya’nın kısıtlamalara devam etmesi de gerçekten enteresan. Çevremizden gözlemlediğimiz kadarıyla, Sakarya’daki vaka sayıları eskiye nazaran ciddi bir düşüş göstermiş halde. Her hafta ilçemizdeki ölüm sayılarına bakıyoruz. Tabi ki karar vericilerin değerlendirme kriterleri bizimkinden daha geçerlidir de…

İllerin renklere göre değerlendirilmeye başlandığı süreçte vaka oranı gündeme geldi. Ama vaka sayısına bakmak da mümkündü. Ya da metrekareye düşsen hasta sayısı da bir kriter olabilirdi. Mesela Konya’da sosyal mesafeyi sağlamak çok daha kolay. Ama İstanbul’da bu iş çok daha zor.

Kendi adıma pazartesi günü yapılan bakanlar kurulu (kabine) toplantısından çok umutluydum. Bizim burada da pek çok işletme sahibi ve çalışanı bunalmış durumda.

Hizmet sektöründe hizmet veren işletmelerin bina sahipleri de kira gelirinden kayıp yaşıyor. Onlar da bunalmış durumda.

İnsanların sağlığı da ekonomik durumu da önemli.

Ancak haritanın renklerine göre vaka sayılarımızı azaltmak için harcadığımız çabanın değerlendirme dışı tutulması esnaf için üzücü oldu.

Vaka sayıları artan yerlerde tedbirlerin sıkılaştırılmasını talep etmemiştik. Ama en azından kurallara uyduğumuz ve vaka sayılarımızı azalttığımız için ödüllendirilmeyi bekliyorduk.

Yani atarımızın dediği gibi: Selvi gibi umutlar döndü birer iğdeye geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye…