Köşe Yazıları

Kenan Tiryaki, “Kendi kendini zehirleyen akrep”

Kendi kendini zehirleyen akrep

Çocukluğumuz ve gençlik yıllarımız da her hafta sonları radyo başına, daha sonraları ise  ekran başına oturur ve adeta kilitlenirdik.

Futbol maçlarını dinlemek ve izlemek için.

Aradan yıllar yıllar geçti ne futbol, futbol olarak kaldı ne futbolcular da futbolcu olarak kaldı. Ve dahi ne ilke ve forma aşkı kaldı. İlkeli kalanlarda bir avuçtu ve onlarda öylece kaldı!

Peki, hocam; bu başlık, akrep ve zehrin futbolla ne ilgisi var diye aklınızdan geçirecek olursanız az sabredin ve okumaya devam edin.

Nankörlük etmeyeyim yazımın başında hemen belirteyim ben ekmeğimi futboldan çıkardım, taştan çıkarmak gibi. O zamanlar gerçekten taştan toprak kömürden, yağmurdan çamurdan kardan çıkarırdık ekmeğimizi.

Ne demek bu hocam demeyin sakın.

O zamanlar şartlar öyleydi sahalar çim değil, malzeme bulmak zor ve dinyakos marka altları köseleden yapılmış ve vidaları çivi ile tutturulmuş ayakkabılar vardı.

Maçtan önce veya devre arasında ayağımızı yaralayan kan-revan içinde koyan çivili ayakkabıları örse takarak çekiçle vur babam vur düzeltirdik.

Maçın ellinci altmışıncı dakikalarında hakeme yalvarırdık maçı bitir hocam diyerek.

Çünkü zemin kar ve buz tutardı ve ezilirdi çamur halini alırdı ve yer yer donardı. Her tarafımız paramparça olurdu ve soğuktan donardık ama yine de o şartlarda onurumuzla ve karşılıksız sırf forma uğruna oynardık.

Delikli demir çıktı (pardon) profesyonel futbola geçiş yapıldı, futbolda bozuldu futboldaki mertlikte bozuldu…

Her şey paraya döndü işin şekli değişti. İş şikeye hileye hurdaya, kazanmak için her şeyin mubah (dinen sakıncası olmayan) olduğu ve futboldan başka her şeye benzeyen ucube bir şey çıktı ortaya ve son yıllarda ülke ekonomilerini yönlendiren çok çok çok büyük bir ranta dönüştü.

Futbol ne zamanki endüstriyel bir sermayeye dönüştü, global bir hal aldı değişe değişe, dönüşe dönüşe bozuldu gitti.

Futbolcular alınır satılır oldu adına transfer dendi ve karşılığın da kendisine bir lira onun haklarını satın alan ve sözleşmelerle en az beş yıllık olmak kaydı ile kendine bağlayan kulübe bin lira kazandırmaya başladılar (rakamları milyonlarla çarpın).

Sonuçta insanlar maçları aynı tribünde yan yana oturarak izlerken, taraftar olarak bölündüler, küfürler kavgalar zaman zaman ölümler meydana geldi, insanlarda futbol gibi bozuldu gitti, tribün kardeşliği de aynı akıbete uğradı haliyle ve o birlikte maç izlemekte mazi oldu gitti.

Diyorlar ki hocam; bunlara rağmen yine de futbol bir numara diye. Bende diyorum ki karnını, gözünü, futboldaki sermayenin büyük ortağı olan yazılı ve görsel medya rantlarıyla doldurunca, ikinci sırada olacak hali yok ya. Yani o birincilik şişirme kardeşim şişirme.

Çünkü herkesin uzaktan yakından bir çıkarı var.

Akla gelen soru şu o zaman; Ne yapmalı şu futbolu diye?

Bir zamanlar futbolu ve kulüpleri aristokrat, burjuva, proleter’likle suçlayan bazı gazeteci arkadaşların başı belaya girmişti, bende onlara hak verdiğimden mesleğimde arpa boyunu geçemedim, geçirmediler. Otuz yıl kadrolu bölge antrenörü olmama rağmen, sırf bu düşüncemden dolayı hiç dikkate alınmadım.

Ama bu yaşıma kadar da ne ilkelerimden nede düşüncelerimden vazgeçmedim. Geçmeyeceğimde…

Yıllar sonra bir şeyi anca öğrendik. Daha doğrusu Kadın milli voleybol takımımızın sporcuları, kafamıza smaç vura vura öğrettiler bize

 

Voleybolda kadın milli takımızın gösterdiği başarı bize sporun futboldan ibaret olmadığını hatırlattı. Hatta daha fazlasını: Sormaya başladık ve şimdi o anlı şanlı medya sorgulamaya başladı, futbol spor mu diye?

Tepeden tırnağa yolsuzluğa ve ahlaksızlığa batmış ve futbolun asil amacı olan sporla hiçbir ilgisi kalmamış, rezil bir kandırmaca olduğunu hala görmek istemiyorlar.

Halkının (taraftarlarının)emekleri ve alın terleri ve dahi gözyaşlarıyla biriktirdiği paralara çöken oligarkların, yeraltından fışkıran petrolün gelirini bir kumarbaz hazzıyla çarçur eden Arap şeyhlerinin oyuncağı haline getirdiler sonuçta.

Ve FİFA feryat etmeye başladı buna göz yumamayız diye. Günaydın beyler günaydın…

Futbol sektörü öyle öyle bir hal aldı ki insanları milyon milyon kitleler halinde uyuşturmaya başladı.

İlk çıktığı dönemlerde İngiltere’de futbol işçi sporu olarak kitlelerin gönlünü kazanmıştı. Emekçi sınıfın övünç vesilesi haline gelmişti. En önemli takımların sanayi kentleri Manchester, Liverpool ve Londra’da bulunması da bunu gösteriyordu.

Derken, birileri paranın kokusunu aldı, kulüpler satışa çıktı, futbol bir eğlence endüstrisi dalı halinde değişmeye başladı. Bütün ülkeleri sardı.

Sonuç ortada: Futbol düşkünü İngiliz emekçileri artık sadece figüran. Rolleri de üste paralar verip stadyumları doldurup tezahürat yapmak. Malum, seyircisiz futbolun tadı olmuyor. Gelmeseler emin olun üste para verip getirtecekler! Kişi başı verdiklerinin milyar katını almak kaydıyla.

Ülkemizde ise futbolun zaman zaman siyasette) uyandırıcı roller oynadığı görülmüştür. Statlarda zaman zaman iktidarların aleyhine sloganlar atılıyor. İktidar olanlar taraftarların yapılabilecekleri tezahürata karşı önlem almak istiyorlar ama olmuyor.

Bu kadar ilgiye alakaya rağmen Türkiye dünyanın futbol merkezlerinden biri değildir. Dünyadaki Ana gövdenin arkasına takılmış gitmeye çalışan kırık dökük bir vagon gibi.

İster inanın ister inanmayın Dünyada futbolun patronları gladyocu bir takım şirketlerdir.

Ülkemizde uzantıları var mı yok mu bilmiyorum ama çok büyük bir rant pastası olduğunu kesin kez biliyorum.

Yani bu kadar rantın döndüğü bir kesimi boş bırakmazlar vesselam.

Varsa para, yoksa daha çok para! Diye diye yıllarca yazıp durdum herkes futbolun parasının peşinde diye.

Ben nankörlük etmiyorum futbolu severim, yıllarca amatör ve profesyonel oynamışlığım da var. Milli futbol hakemliğim, klasman hakemliğimde var, bölge antrenörlüğümde. Tüm bunlara rağmen Ben Futbol maçlarını tarih sahnesini seyreder gibi seyrederim.

Aklımı kullanırım, sorgularım, insani bir çok kuralın orada gerçeğe dönüşmesinden siyasi dersler çıkarırım, Hiçbir maç oynanmadan kazanılmaz, atamazsan atarlar, gerekirse hakemi de yeneceksin gibi…

Ama maçlarda ve liglerde öyle şeyler oluyor ki, içimdeki adalet duygusu kaldırmıyor. Ben nasıl bu işin içine girmişim diye. Klasman hakemliği yaparken her iki takımın taraftarları bana küfür ederlerse, kendime derdim ki demek ki adaletli düdük çalmışım diye.

Bir takımın taraftarı tek yanlı küfür ettiği zaman, adaletimden hep şüphe duymuşumdur (çünkü bizdeki adaletin ölçüsü eşitliktir, tarafsızlıktır, liyakattir).

Son yirmi yılda, bu ilkeleri ücretli TV yorumcularının taraflı yorumları belirliyor, o yüzden futbolumuz içine ne koyulduğu belli olmayan çorba gibi…

Durum böyle diye Futbol maçlarını seyretmekten vaz mı geçelim? Tabi ki hayır…

Zaten bu gidişle öyle olacak.

Cumhuriyet Kadınlarının Dünya bir numarası olması ve Avrupa şampiyonu olması, ayrıca Japonya’da oynanan olimpiyat elemeleri maçlarında, olimpiyata katılmayı garantilediklerinden dolayı yakında futbol ve futbol seyircisi diye bir şey olmayacak gibi, yani çaresiz kalan akrep gibi kendi kendini sokup zehirleyecek sonun da bu futbol.

Sağlıcakla kalın selam ve dua ile