Gülelim ağlanacak halimize

 

Sakarya’da günlük yaz yazanlar birbirini hafife almak için,” Yazacak konu bulamazsan depremi yaz” derler. Bir dönem ilde günlük yazı yazdığım ve her yazımda da birden fazla konuya temas ettiğim için sıklıkla bana “Bakalım depremi ne zaman yazacaksın” diyenler oldu.

Depremi sadece sorumlu olduğum dönemlerde yazdım.

Geçtiğimiz hafta köşe yazımda “Biz depremi unuttuk, inşallah o da bizi unutmuştur” diye bir pasaj eklemiştim. Grafikerimiz Yuşa, “Abi bu kısım haftaya kalsın. Yerimiz yok” dedi. “Eyvallah” dedim.

Ertesi gün deprem oldu.

Yani biz depremi unuttuk ama o bizi unutmadı.

İşin komik tarafı ne biliyor musunuz? Sakarya’da ortalama her 30 yılda bir büyük deprem oluyor. 2021-1999 eder size 22 yıl. Yani istatistikler en iyi ihtimalle büyük bir depreme 8 yıl kaldığını söylüyor. Bizim geçen yıldan daha fazla endişe taşımamız gerekirken geçen senekinden daha fazla rehavet içinde olmamızı nasıl açıklayabiliriz?

Geçtiğimiz hafta Düzce merkezli bir deprem meydana geldi. Gördük ki Karasu’daki vatandaşlar aslında depremi unutmuş. Hatta deprem sonrasında nasıl davranacağını bile unutmuş.

Deprem olduğunda ofisteydik. Gazetenin son şeklini kontrol ediyorduk. Deprem oldu. Çıktık, dışarıya. Karasu Atatürk Bulvarı’nda riskli birçok bina var. Vatandaş Bulvar’da toplanmış. Belki kendi binasında dursa hayati tehlikesi daha az olacak.

Depremin üstünden 22 koca yıl geçmiş. Halen yıkılması muhtemel, ağır hasarlı binalar ayakta ve dahası kullanımda. Hatta hatta kira getirisi en yüksek binalar durumunda.

Yani biz mezarımız olması muhtemel binaları ayakta tutuyor, o binaları tercih ediyor, üstelik de en yüksek kiraları o binalara ödüyoruz.

Şimdi sizce biz sağlıklı karar veriyor muyuz?

 

Krizi fırsata çevirmek böyle mi oluyordu

Ülkemizde ciddi bir ekonomik kriz var. Kimse de yok diyemez. Zaman zaman birileri bir başkasını tuzu kuru olmakla itham etse de kimsenin tuzu kuru falan değil.

Bunda bir anlaşalım. Hepimiz market kasasına geldiğimizde meyhane hesabı ile karşılaşmış gibi hissediyor ve çıkışta “Fişi çöpe atar mısın kardeşim” diyenlerimiz de dahil olmak üzere hepimiz o küçük kağıt parçasında ne yazdığına dikkatle bakıyoruz.

Buraya kadar hemfikiriz sanıyorum.

Şimdi gelelim ikinci konuya.

Yıllar önce yine krizlerden birinde, bir aklı evvel çıkıp, “Çincede kriz kelimesi iki heceden oluşur. Biri tehlike diğeri fırsatı simgeler” dedi. Bunun üzerine bizim uyanık arkadaşlar her krizde bir fırsat aramaya başladı.

Siyasilerin aradığı fırsata girmeyeceğim.

Ama ticarette her krizi de fırsata çevirme anlayışına bir mana veremiyorum. Dolara zam geliyor, dolarla alakası olmayan ürünlerde artış yaşanıyor.

Adam “Mazota zam geldi” diyip domatesin fiyatını artırıyor. Eyvallah. Mazota zam geldi. Ne kadar? Yüzde on. Domatese ne kadar zam geldi? Yüzde yüz (Domatesi farazi örnek olarak veriyorum. Siz kafanıza göre değiştirin onu).

Kardeşim fakir zaten fakir. İşini orta düzeyde götürebilenlerin birden zengin olma gayretini hayretle izliyorum.

Dahası elinde mal olan da stokçuluğa yönelmiş durumda. “Gemi batıyor” desen bu adamlar kendi filikalarına koşacak.

Herkes birbirini kazıklama derdine düşmüş.

Geride kalan hafta dövizde yükseliş ya da TL’de değer kaybı oldu. Bu oran yüzde 15’i buldu. Ama markete gidin. En az fiyatı artan ürün yüzde 25 yükseldi.

Şimdi başta sizin yaptığınız tarifi aynı şekilde yapalım: Çincede kriz kelimesi iki hece ile yazılır. Birincisi fırsatı ikincisi ise sizin gibi tehlikeyi ifade eder.

Krizden daha tehlikeli olan bir şey varsa krizi fırsata çevirenlerdir.

 

Neden gece idman yapılmasın

İzmir’de öğrenci olduğum dönemde Hürriyet Gazetesi’nde çalışıyordum. İlk göreve başladığımda takip ettiğim takımlar Altınordu ve Bucaspor’du. 3. Lig’de mücadele eden Altınordu’nun başkanı ile çok iyi bir arkadaşlığımız vardı. Kafası çok çalışan bir işadamıydı, başkan. Bir gün “Abi ne işin var kulüple falan” dediğimde Başkan bana, “Kardeşim! Bu çocuklar bana yük falan değil. Ben bunlardan istesem para bile kazanırım. Yüz çocuktan bir tane yetenekli yakalasak tüm masraflar çıkar. Hem onun hayatı kurtulur hem de buradaki spor aktiviteleri devam eder” dedi.

Sonra kulübün hocalığına Karasulu Zeki Çakır geldi. Çakır döneminde pek çok yetenekli oyuncu Türk Futboluna kazandırıldı.

Muhtemelen başkanın dediği oldu. Kulübüm masrafları çıktı.

Gelelim Karasu’ya.

Bizim Karasuspor yönetiminde yer aldığımız süreçte yapmak istediğimiz şey de buydu. Karasuspor’un bir üst lige çıkmasından daha önemlisi Karasulu çocukların üst liglere çıkmasıydı. Karasuspor bir üst lige çıktığında masraf artıyor ancak beş çocuğumuz Süper Lig’de oynasa Karasuspor’dan 10 çocuğun daha hayatı kurtulurdu.

Bizim bu hayalimizi Samet Soytürk gerçekleştirme yoluna gitti. Allah ondan razı olsun.

Çocuklar toparladı. Hocaları ayarladı. İdmanlar ve turnuvalar sayesinde Karasu Futbol Akademisi’nden pek çok çocuk başka takımlara transfer oldu.

Bir dönemin futbolcu fabrikası Karasu yeniden futbol ile anılmaya başlandı.

Geçen hafta sonu Karasu Futbol Akademisi’nin Aziziye Sahası olarak bilinen 32 Evler’deki sahada idman yapmak istediği ancak sahanın aydınlatmasının yetkililer tarafından açılmadığı iddia edildi.

Biraz araştırınca, Saha’nın Karsaş’a devredildiği, Saha’da gündüz idman yapılmasına müsaade edildiği ancak gece lambaların yanmasından bir maliyet çıktığı, Karsaş’ın da bu maliyeti ödemeyeceğini bir an öncesinden kulüplere bildirildiği, Karasu Futbol Akademisi’nin buna rağmen gece idmanda ısrar ettiği anlatılıyor.

Hatta işi bir adım ileri götürüp, “Adamlar çocuklardan para alıyor. Biz neden sahayı aydınlatalım” diyen bile çıkıyor.

Ve tüm bu anlayışa rağmen Karasu’da futbol oynayan, futbola inanan insanlar halen yaşayabiliyor.

Gerçekten hayret!