Enes, Talha ve Sefa

 

“93 Harbi” olarak da bilinen 1877-78 Osmanlı Rus harbi sonrasında, ayaklarına çarık dahi bulamadan, yalınayak, aç ve susuz olarak sırtlarında bir yorgan ile tıpkı, yüce Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in, Allah’ın emirlerini yaymak istediği Mekke’den,

Medine’ye göçe zorlanması gibi, masalların başladığı Kaf Dağının arkasındaki anavatanlarını, iffetlerini, namuslarını, dinlerini ve canlarını koruyup kollayabilmek için göç etmişlerdi, Osmanlı’nın kucak açtığı Anadolu topraklarına, geçen hafta, 150 yıldan bu yana hiç kimsenin cesaret edip de bir “Gürcü Delikanlısına” elini dahi süremediği yabancıların, mahalleye gelip de, üç taze fidan gürcü delikanlısını, lokantadaki 200 lira hesabın, paraları çıkışmadığı için, 150 lirasını ödemelerine rağmen öldüresiye dövülen Enes, Talha ve Sefa‘nın atalarıdır Gürcüler… 

***

Artvin’le Batum arasındaki “Macahel Vadisinden” çıkıp geldikleri Karasu’nun Aziziye Mahallesi’nde, 150 yıldan beri huzur içerisinde, kimseyle de hırlaşmadan, mütevazi yaşamlarını sürdürüyorlar, içlerine katılmak isteyenlere de, kucaklarını açarak, atalarından gelen misafirperverliklerini gösteriyorlardı…

***

İffetlerini, namuslarını korumak uğruna, “Moskof İşgalinden” kurtulan ataları gibi, Aziziye mahallesinde de, aile şerefi, namusu korunur, komşuluk, insani ilişkileri, daima örnek teşkil edecek şekilde, bugünlere kadar gelinmişti… (Bu satırların yazarı olarak bendeniz de, her ne kadar Rize kökenli bir ailenin çocuğu olsam da, annemin Aziziye mahalleli Gürcü olması vesilesiyle, çocukluğumu, gençliğimi, hep bu kültür içerisinde geçirerek, bugünlere geldiğim

içindir ki, şeref, haysiyet, onur, özgür ve çağdaş olma gibi, insani değerleri bu mahallede yaşayarak kazandım.)

***

Birliği, beraberliği, dayanışmayı, hep bu güzel insanlardan öğrendim…

Bir Aziziyeli Gürcü deyince, orada mutlaka bir kültür, bir olgunluk ve tevazuluğun olduğu akla gelir hemen…

***

Bilinir ki, kendilerine bir kötülük yapılmadan, kimseye yanlışlık yapılmaz hatta çok yakınlar arasında meydana gelebilecek pürüzler, mutlaka, sözü dinlenen büyükler tarafından halledilirdi…

***

İşte, bütün bu özellikleri öğrenen Karasu yöneticileri, Aziziye Mahallesi’ne, bu gerçekler doğrultusunda yaklaşırlar, barış içerisinde, bir toplulukla yaşayıp giderdi bu sayede, tüm Karasu halkı…

***

Kaymakamlar, belediye başkanları, emniyet müdürleri, doktorlar, Gürcülerin kahvehanelere gelir otururlar hatta “Altı kol iskambil oyununda” ustalık yapar, usta dominocularla iddialı domino oynarlardı…

***

“İstanbul beyefendisi (merhum) Doktor Haluk Erülgen, bir ağabey” gibi okul bahçesinde, gençlerle futbol oynar, akşamları da  kahvehanede Gürcü muhabbetlerine katılır hatta Türkçe konuşamayan yaşlılara, Gürcüce sorardı, neyin var, neren ağrıyor diye…

***

Bu büyülü tılsım, bu uyumca yaşam, son yıllarda, yanlı ve uzlaşmaz tavırlı yöneticiler sebebiyle, boş bırakılmış, sağcısına-solcusuna AKEPElisine CHPlisine aynı uzaklık ve yakınlıkta olması gereken yönetici durumundaki Kaymakamın AKEPE den belediye başkanlığı yapmış biri olması ve bu yanlı tavrını devam ettiriyor izlenimini vermesi, bu tılsım ve uyumca yaşama katkı sağlayamamış, dışarıdan gelen (yabancı) misafirlerle, yerli halkın uyuşamama sorunlarının büyümesi gibi tehlikeyi de beraberinde getirmiştir…

***

Bu üç gencin özel hazırlanmış sopalarla hem de evlerine kadar takip edilerek öldüresiye dövülmeleri, Karasu’da “Güvenlik Sorununa” kuşku ile bakılmasına sebep olmuş artık Karasu güvenilir bir yer olmaktan çıkmıştır bu vahşetten sonra…

***

Son söz olarak; 

Her ne kadar, yönetim kadrolarında bulunanlar, son yıllarda yukarılardan estirilen toplumun kutuplaştırılması yelkenine rüzgar olsalar da, Karasu’nun vakur ve hoşgörülü halkı ve bilhassa Enes’i, Talha’sı, Sefa’sı dövülerek rencide edilen Gürcüleri, sağduyularını kullanarak, Rus mezaliminden kaçan ataları gibi, ağırlık ve mütevaziliklerini kaybetmeyeceklerdir…